fbpx

Kombuçay, çayın fermantasyonu sonucunda oluşan maya sayesinde bağışıklık sistemini güçlendiren, vücuttaki zararlı maddeleri uzaklaştırarak detoks görevi yapan, hücreleri yenileyerek bedeni tazeleyen bir içecektir. Ferah, lezzetli, hafif buruk, sirkemsi bir lezzeti olan Kombuçay geçmişten günümüze kadar uzanan tarihinde(2200 yıl) hiç yan etkisi olmadan insanlara sağlık dağıtmış bir doğa mucizesidir.

Uzak doğuda kutsal kabul edilen çay, yüksek rakımlı ve rutubetli iklimlerde yetişir. İçeriğinde bulunan alkolaidler sayesinde ishal, grip, mide rahatsızlıklarına iyi geldiği,ayrıca böbrek fonksiyonlarını ve dolaşımı düzenlediği bilimsel olarak da ispatlanmıştır. Sağlığımız üzerinde pek çok olumlu etkisi olan çay, fermantasyon işlemi sonrasında bir takım biyokimyasal değişimlere uğrar. Mikroorganizmalar ve enzimler sayesinde gerçekleşen bu değişim sonucunda oluşan mantar, Mançurya Mantarı ya da Harika Mantar olarak da adlandırılan, sağlıklı koruyucu bakterilerden oluşan bir mayadır.Çay bu mantarla mayalandığında yani fermante edildiğinde vücut tarafından kolayca asimile edilen yüksek dozda protein, enzim, aminoasit, vitamin, B vitaminlerinin tamamı, C vitamini, Laktik asit, Glukronik asit, antibakteriyel, antivüritik ve antibiyotik maddeler üretir. İşte Kombuçay tüm bu maddeleri içeriğinde bulunduran, gerçek bir sağlık kaynağıdır.

FERMANTE İÇECEK NE DEMEK?

Fermante içecek, fermantasyon işlemi sonucunda elde edilen içeceklere verilen isimdir. Fermantasyon ise,bir mayalanma işlemidir. Uygarlıklar başladığından beri bilinen kullanılan fermantasyon yönteminin en bilinen ürünleri günlük yaşantımızın vazgeçilmezleri arasında yer alan yoğurt, kefir, v.b. sayılabilir. Fermantasyon işlemi sırasında yüksek miktarda Laktik asit ve glukronik asit oluşur. Bu iki asit vücudumuzun en önemli yapı taşlarıdır. Bunun yanında ortaya çıkan vitaminler, b vitaminlerinin tamamı , c vitamini, antibiyotik, antivüritik, antibakteriyeller, enzimler, aminoasitler de sağlıklı bir yaşam sürebilmemiz için vücudumuzun ihtiyaç duyduğu, eksik ya da yetersiz oldukları durumlarda tüm metobolizmamızın bozulup alt üst olacağı sorunlara sebep olan maddelerdir.

KOMBUÇAY NASIL İÇİLİR?

Kombuçay’ı ilk hafta sabahları aç karına bir bardak (250 ml) içerek kullanmaya başlamanız gerekiyor. Vücudun ilk defa kullanılan bir maddeye nasıl reaksiyon vereceğini gözlemlemek ve yavaş yavaş buna alıştırmak için bir hafta boyunca sabahları aç karına bir bardak içmenizi öneriyoruz. Kahvaltıdan yarım saat önce içilen Kombuçay ile güne daha zinde, daha enerjik ve sağlıklı başlayacaksınız.

Kombuçay bizim tavsiyelerimiz doğrultusunda düzenli ve en az üç ile altı ay süre ile kullanılmalıdır. Bu sürenin vücudunuzun kendisini yenileyebilmesi için gereken minimum süre olduğunu unutmayınız.

Tadına alışıncaya kadar, bir miktar taze sıkılmış meyve suyu ile karıştırarak içmenizde bir sakınca yoktur. Bunun yanında Kombuçay’ın tüketilmesinde belirli bir yaş sınırı da yoktur. Her yaş gurubu içebilir.

Gün içerisinde ihtiyaç duyduğunuz her an tüketebileceğiniz bir içecek olan Kombuçay, öğleden sonralarınız için güzel bir aperatif, spor ve egzersiz sonrası için de iyi bir enerji kaynağıdır. Şişeleri, buzdolabında soğuttuktan sonra açmanız, açılan şişeleri yine buzdolabında muhafaza etmeniz gerekmektedir. Kapalı şişeleri evin ışık almayan serin bir yerinde bekletmenizi tavsiye ederiz

KOMBUÇAY’IN FAYDALARI

** 3 hafta bekletilen kombuça mantarı içindeki tüm şekeri tüketir, Şeker hastalarının bu şekilde içmesi önerilir.

·        Kansere karşı

·        Bağışıklık sistemine karşı koruyucu

·        Kan hücrelerini yenileyici

·        Bkz. İlgili Forumlar

KOMBUÇAY’IN ZARARLARI
2200 Yıllık geçmişi boyunca kayıtlara geçmiş hiçbir yan etkisi bulunmamaktadır. Her yaş gurubundan bebek, çocuk, genç yaşlı herkes güvenle kullanabilir. Hamileler ve emziren annelerin de kullanmasında bir sakınca yoktur.

KOMBUÇAY’I KİM BULMUŞ?

Kombuçay,2200 yıllık geçmişe sahip dünyada bilinen en eski içeceklerden biridir.İlk kullanımı Çin İmparatorunun Tsin Hanedanı olduğu M.Ö 221 yıllarına denk gelmektedir. ‘Ölümsüzlük İlacı’,Divine Tsche, gibi değişik isimlerle tanınan bu toniğin KOMBUÇAY adını bir doktordan aldığı bilinmektedir.M.S 414 yılında Koreli doktor Dr.Kombu,Japon imparatoru Inkyo nun tedavisi için bu toniği Japonya’ya getirmiş,tedavi olumlu sonuç verince deDr.Kombu’nun çayı diye anılmaya başlanmıştır.
Savaşlar,göçler,ülkeler arası ticaret,gezginler,v.b. birçok etken bu içeceğin kısa sürede dünyanın farklı bölgelerinde değişik isimlerle tanınıp kullanılmaya başlamasını sağlamıştır.

Kombuçay İkinci Dünya Savaşı sonrasında bilim adamlarının dikkatini çekmeyi başarmıştır. Bir grup bilim adamı kanser araştırması yapmak için Rusya’nın farklı bölgelerinde çalışmalar yaparken bazı bölgelerde hiç kanser vakasının olmadığını,bu bölgede yaşayan insanların çok genç göründüklerini, sağlıklı olduklarını ve yaş ortalamalarının da 100 yaş üzerinde olduğunu farketmişler. Bu bölge insanlarının yeme içme alışkanlıklarını incelerken de her evde ‘Tea Kvass’denilen fermante bir çay içildiğini ,sağlıklı, genç, enerjik görünmelerine bu içeceğin neden olduğunu tespit etmişler. Yapılan bilimsel araştırmalar sonunda bu çayın gerçekten de doğanın bir mucizesi olduğunu , zararlı tüm maddelerden vücudun arındırılması için eşsiz bir içecek olduğunu ispatlamışlardır.

Kaynak:

http://www.kombucay.com.tr/kombucay.shtm

YAPILIŞI

*4 Lt.lik cam kaseniz olsun (Metal herhangi bir şey kullanmayınız)

* Cam Kaseye büyük su bardağı ile 1,5 ölçek şeker koyun.

* Yarım litrelik sıcak kaynamış suyla şekeri eritin. 

* 7 adet demlik poşet siyah çayı 15 dk. Şekerli sıcak karışımda bekletin ve süre sonunda çayları sıkarak kaseden çıkartın.

* Şekerli çay karışımının üzerine kase dolana kadar soğuk su doldurun, (içme suyu ya da musluk suyu farketmez.)

* Size verilen Kombuça mantarını bu suya bırakın.

* Oda sıcaklığında 20-24 derece kadar 6 gün  fermantasyonun olmasını bekleyin.

* İsteyenler çayın üzerini toz olmasın diye strec film ya da bir tülbent ile örtebilir. Mantarın hava alması için Streç filmi delmelisiniz.

*Birkaç günden mantarın üzeri ince bir tabaka kaplayacaktır. (Köpüklenmesi de normaldir.)

6.cı günde tadına baklılır ve şıra gibi içilecek mayhoş tadı sizin için yeterli ise:

*Mantar bir cam kavanoza ya da ayrı küçük bir cam kaseye bütün olarak alınır. Üzerine su dökülür ve bu şekilde ister oda sıcaklığında ister buzdolabında bir dahaki yapım aşamasına kadar bekletilir.

Dışarıda beklemesi halinde Mantar oda sıcaklığında fermante olmaya büyümeye devam eder.

·         Fermante olmuş çay artık cam sürahi ya da şişelere aktarılıp buzdolabına içilmek üzere bırakılır.

·         Her gün soğuk 1 su bardağı aç karnına alfa modunda olduğunuz saatlerde içmeniz özel tavsiyemizdir.. 

          1 Bardak ölçü sizin için yarım bardak olabilir, ilk içişinizde kendinize göre belirlerleyebilirsiniz.

·         Hazımsızlık durumlarına birebirdir.


Sevgili Işık Hocam,

Yıllardır ilgilendiğim bu spritüel yolda kendi kendime karınca hızıyla yükselirken yıllar önce sizi duydum ve sizin derslerinizi alan kişilerin çok şanslı olduğunu düşündüm. Üstelik derslerin detayı hakkında da bilgi sahibi değildim. Kendi kendime “keşke bana da kısmet olsaydı” dedim. Sizin o zamanlar Şirince’de olduğunuzu ve artık ders vermediğinizi söylemişti eski öğrenciniz. Birgün bir arkadaşım internette sizin yeniden derslere başlayacağınızı öğrenmiş ve bana söylediğinden hemen harekete geçtim.

Kendi kendime tökezleyerek yürüdüğüm bu yolu, sizinle birlikteyken çok büyük sıçramalarla, huzurla mutlulukla yürüdüm. Bir çok şeyi içimde keşfettiğimi zannederken huzur, mutluluk teslimiyet, coşku, bunların katmanları olduğunu sizden öğrendim.

En önemlisi de; bunu öğretmekle kalmıyor, yerleştiriyor, fark ettiriyorsunuz. Sizin her derste, zamanı gelmeden bir üst derse ait kelimeleri bile vermemeye dikkat ettiğinizi gördüm. Her bir kişinin ilerlemesini sahiplendiğinizi, dersi kaçıran kişilerin hangi dersleri almadığını tek tek tesbit ettiğinizi gördüm.

Ben Resim öğretmeniyim, ben de bir çocuk dahi geride bırakmadan, son gücümü ve yeteneğimi kullanarak,  öğrencilere eğitim verirdim. Ama sizi gördüğümde de sizden örnek alınacak çok şey olduğunu gördüm. Öğrencilerim bana size yazdığım gibi içsel yazılar yazardı. Bir gün benim de yazacağım hiç aklıma gelmezdi.

Siz benim için  derdime derman olan, yol gösteren üstadım, öğretmenim oldunuz. Sizin Allah tarafından vazifeli gönderilmiş bir Bilge ve bu ülkede bir düayen olduğunuz büyük bir gerçek.

Üstelik ben bu derslere devam ederken 20 yıldır spritüel konuları konuştuğum Ankara’daki kardeşim de; “keşke Işık hoca’dan yararlansaydı” derken, mucize dediğim Ankara dersleriniz başladı. Fakat bu kez kız kardeşim çok uzak vb. nedenlerle gidemem dedi.

Israr etmedim..; “Kader planında varsa, gider” dedim. Derken kendi kendine, yaşadıkları neticesinde sizin ilk derslerinizden sonra devam etmeye başladı. Artık onun için de herşeyden önemli oldu bu dersler. Bu benim için inanılmaz bir mutluluktur.

Sonsuz emeğiniz sevginiz, güzel yüksek zekanızla Bilgelik yolunda bana ve bizlere kattıklarınız için binlerce… teşekkürler  Sevgili hocam.

Sizin yolunuz huzur, mutluluk, ışık, sevgi ile hep açık olsun. Sizin emekleriniz ödenmez hocam. Umarım benim gibi daha bir çok öğrenci de sizinle yollarını aydınlatabilir…

Sevgiler Sayın hocam..

Sağlıkla kalın..

N.Ş.

Resim Öğretmeni

2017 – Şubat


Bilim Haberleri

…Üniversiteler, makaleler ve diğer araştırma kuruluşlarından

Başlangıçtan beri var olan tuhaflık: Evren Erken Dönemlerinde Tek Boyutlu muydu? Bilim Adamları Teorinin Testini Belirtti

20 Nisan 2011 — Evrenin erken dönemlerinde yalnızca bir mekansal boyutu mu vardı?

2010 Nobel Kimya Ödülü

Richard F. Heck Ei-ichi Negishi Akira SuzukiFotograf: U. Montan Fotograf: U. Montan Fotograf: U. Montan Kimya alanında 2010 Nobel Ödülüne; “çapraz eşleşme organik molekül oluşturmada paladyumu katalizör olarak kullandıkları için”, Richard F. Heck, Ei-ichi Negishi ve Akira Suzuki ortaklaşa layık görüldü.

Bu, 2010 yılında Buffalo Üniversitesi fizikçilerinden Dejan Stojkoviç ve meslektaşlarının ileri sürdüğü teorinin akıllara durgunluk veren görüşü.

İddialarına göre, tek bir noktadan patlamış ve ilk başta çok çok küçük olan evren  ilk dönemde; (bir düzlem gibi) iki boyuta genişlemeden ve (bugün yaşadığımız gibi) üç boyutlu hale gelmeden önce, (düz bir çizgi gibi) tek boyutluydu.

Teori, eğer doğruysa, parçacık fiziğinde önemli sorunlara neden olacak.

Şimdi, “Physical Review Letters“ gazetesinde yayınlanan yeni bir makalede, Stojkoviç ve Loyola Marymount Üniversitesi fizikçisi Jonas Mureika “yok olan boyutlar” hipotezini ispatlayabilen ya da reddeden bir testi açıklamaktalar.

Işık ve diğer dalgaların Dünya’ya ulaşması zaman aldığından, uzaya bakan teleskoplar evrenin dış kademelerine derinlemesine erişebildikleri için aslında zamana geri dönüp bakabilirler.

Yerçekimsel dalgalar bir ya da iki boyutlu ortamlarda var olamaz. Stoykoviç ve Mureika, tasarlanan bir uluslararası yerçekimi gözlemevi olan Laser Interferometer Space Antenna’nın (LISA), erken evrenin daha düşük boyutlu dönemlerinden kaynaklanan herhangi bir yerçekimi dalgası tespit etmemesi gerektiğini düşünüyorlardı.

Yardımcı fizik profesörü Stoykoviç, evrimleşen boyutlar teorisinin, kainat hakkındaki düşüncemizden – evrenimizin nasıl oluştuğu hakkında – radikal bir değişimi temsil ettiğini söylüyor.

En temel fikir alanın boyutsallığının, gözlemlediğimiz alanın boyutuna bağlı olduğunu ve daha küçük boyutlarla ilişkili daha küçük alanlarla mı bağlantılı olduğudur. Bu durum; evren genişlemeye devam ettiği sürece, şimdiye kadar açılmadıysa, dördüncü bir boyutun açılacağı anlamına gelir.

Teori, ayrıca büyük patlama sonrası erken dönemde olduğu gibi, evrenin çok yüksek enerjili daha az boyuta sahip olduğunu ileri sürmektedir.

Eğer Stojkoviç ve meslektaşları haklıysa, parçacık fiziğinin standart modeli ile ilgili, aşağıdakilerin de dahil olduğu, temel sorunları çözmeye yardımcı olacaklar:

  • “Kuantum mekaniği ile genel izafiyet arasındaki uyuşmazlık.. Kuantum mekaniği ve genel görecelilik, evrenin fiziğini tanımlayan matematiksel çerçevelerdir. Kuantum mekaniği, evreni çok küçük ölçeklerde tarif etmekte iyiyken; görecelilik, evrenin büyük ölçeklerde tanımlanmasında iyidir. Şu anda, iki teori uyumsuz olarak kabul edilmektedir; Fakat evrenin en küçük seviyelerinde daha az boyutu varsa, iki çerçeve arasındaki matematiksel tutarsızlıklar ortadan kalkacaktır.

  • Evrenin hızlanan genişlemesinin gizemi.. Fizikçiler, evrenin genişlemesinin hızlandığını gözlemlediler, ancak bunun nedenini bilmiyorlar. Evren büyüdükçe yeni boyutların eklenmesi bu hızlanmayı açıklayabilir. (Stojkoviç dördüncü bir boyutun geniş kozmolojik ölçeklerde zaten açılmış olabileceğini söylüyor.)

  • Higgs bozonu kütlesinin değiştirilmesi ihtiyacı… Parçacık fiziğinin standart modeli Higgs bozonu olarak adlandırılan henüz keşfedilmemiş bir temel parçacık varlığını öngörür. Bununla birlikte, araştırmacıların standart modeldeki denklemleri gerçek dünyanın gözlenen fiziğini doğru olarak tanımlamak için, yüksek enerjilerde gerçekleşen parçacıklar arasındaki etkileşimlere ilişkin Higgs kütlesini yapay olarak uyarlamaları gerekir. Eğer uzayın yüksek enerjilerde daha az boyutu varsa, bu tür bir “ayarlama” ihtiyacı ortadan kalkacaktır.”

Stojkoviç, “Burada önermek istediğimiz, paradigmada bir değişikliktir” dedi. “Fizikçiler aynı sorunlarla 10, 20, 30 yıl boyunca mücadele ettiler ve mevcut fikirlerin uzantılarının doğrudan uzantıları bu sorunları çözmesi pek de mümkün olmadı.”

“Fikirlerimizdeki bir şeylerin sistematik olarak yanlış olduğunu göz önünde bulundurmalıyız” diye devam etti. “Radikal ve yeni bir şeye ihtiyacımız var, ve bu da radikal ve yeni bir şey.”

LISA’nın planlanan konuşlandırılmasının gerçekleşmesine hala yıllarca zaman olduğundan, Stojkoviç ve meslektaşlarının fikirlerini bu yoldan test edebilmeleri çok uzun sürebilir.

Bununla birlikte, bazı deneysel kanıtlar zaten düşük boyutlu uzay olasılığını göstermektedir.

Bilim adamları özellikle çok erken evrenle ilişkilendirilen yüksek enerji türü olan 1 teraelektron voltu aşan enerjilere sahip kozmik ışın parçacıklarının ana enerji akışının iki boyutlu bir düzlemde hizalandığını gözlemlemişlerdir.

“Yok olan boyutlar” teorisinin önerdiği gibi yüksek enerjiler daha düşük boyutlu tekabül ediyorsa, Avrupa’daki Büyük Hadron Çarpıştırıcı parçacık hızlandırıcısı ile çalışan araştırmacıların bu enerjilerde düzlemsel saçılma görmeleri gerekir.

Stojkoviç, bu tür olayların gözlemlenmesinin “önerilen fikirlerimizin çok heyecan verici, bağımsız bir testi” olacağını söylüyor.

2010 Nobel Fizik Ödülü

Andre Geim Konstantin Novoselov Photo: U. Montan Photo: U. Montan Fizik alanında 2010 Nobel Ödülüne; “çığır açan iki boyutlu grafen malzemesine yönelik deneyleriyle” Andre Geim ve Konstantin Novoselov ortaklaşa layık görüldü.

Karbon 7, bir atomun izotop kütlesine ilişkin referanstır. İncil’deki 666’ya atıfta bulunulan sözde kötünün adı – ve o kötü biziz – 6 proton, 6 nötron, 6 elektrondan oluşan karbon atomunun tanımıyken, 616 ise 6 proton, 1 nötron ve 6 elektrondan oluşan karbon atomunun tanımıdır. Orijinal Kutsal Kitap metninin 666 veya 616 biçiminde naklettiği konusunda devam eden bazı bilimsel tartışmalar olsa da fark etmez çünkü her ikisi de bizim amaçlarımız kapsamındadır.

Şimdiye kadar ki kimyasal karmaşıklıkların bazıları hakkında kıymetli çok az bilgi mevcut, ancak meseleyi bilim tarafından değinilmeyen nötronun amacını en azından biraz anlayabilmek için araştırmak zorundaydık.

Nötron; protonlar ve elektronlar arasında gidip gelen, madde (protonlar) ve ruh (elektronlar) arasındaki iletişimsel ve aktarıcı bir mekanizma işlevi görür. Bu, insanlar dahil olmak üzere Dünya üzerindeki her şeyin ve onun canlandırdığı her şeyin elektriksel varlığı ya da enerjik suretinin bütün fiziksel varlığının bir referansıdır. Mevcut yapılandırmadaki altı nötron bir tür sürekli değişen, neredeyse prizmatik, aktarıcı mekanizma işlevi gördüyse, o zaman 616 ile artık gereksiz karmaşıklık ya da bu altı yüzlü nötron aracılığıyla devam eden “önemsiz” bir iletişim vardır.

Oldukça karmaşık olmasına rağmen, bir bütün olarak temel kavram oldukça basit dile getiriliyor: 666 = insan,  616 = daha akışkan ve süptil varlık, “biçimsiz” ya da meta alemden, sürekli 3 boyutlu düzlemlerle etkileşime yoğunlaşacağız. Başka bir deyişle, bir şey yaratmak için iki şeye sahip olmalısınız ve onları birleştirmelisiniz. Bizim seviyemizdeki yerel, ciddi biçimde önemini yitirmiş ve oldukça yanlış olan, bir erkek ve bir kadının çocuk yapmak için gerçekleştirdiği fiziksel birliktir. Yanlış diyorum çünkü, her zamanki gibi görünen aslında gerçekten olanla aynı şey değil. Bu sentezin (çok orgazmik) sonucunda üçüncü bir (ya da daha fazla) şey yaratılır. Bilinciniz bir hiç değildir. Düşünce bir şeydir. Bilinciniz meta varlığınızla birleştiğinde, bu az önce bahsettiğimiz şeyin diğer başka şeylerle birlik için bir araya gelmesidir, bu ya da diğer düzlem/düzlemlerde gerekeceği üzere karbon-7 “bedeni” olarak yoğunlaşma becerisi olan yeni bir varlığı oluşturacaktır. Birçok kaynakta sıkça bahsedildiği gibi bu birden yoğunlaşabilen beden süper insan yeteneklerinin tüm özniteliklerine sahip olacaktır. Ne de olsa bizim duvarlardan geçmemizi sağlayacak somut karbon 7 versiyonlarımızın çok daha azını gerektirecektir.

Ortaya koymak için acele etmeliyiz, herkes için yol bu şekilde olmayacak. Gönüllüler  (Yükseliş Belgelerine bakınız) olarak adlandırılan bazıları yalnızca geldikleri yere geri dönecek, dinlenecek ve belki de yeni görevlere başlayacakken, bazıları da fiziksel olarak diğer 3 boyutlu sistemlere (insan yerleşimini bekleyen yeni bir gezegen dahil) gidecekler.  Diğerleri, bu boyuta geçmeye hazır olanları bekleyen Gaia’nın (Dünya değil, Gaia) daha yüksek bir bilinç hali olan Dünya Yerleşimi’ne geçecekler.

Şu anda fark etmemiz gereken en önemli konu, meta varlığınız tarafından yoğunlaştırılıp biçime bürünen karbon 7 varlığın birçok eski ve yeni kaynakta yanlış şekilde atıfta bulunduğu, tam olarak elmas, kristal ve ilahi bir varlık olduğudur. Yanlış dememizin sebebi; kristal, elmas, insana dönüşüyor olduğunuzu ancak hiç de meta varlığınız gibi insan olmayacağınızı ve bu boyutta var olabilmek için yalnızca bir karbon 7 bedene yoğunlaştığınızda insan olarak sınıflandırılabileceğinizi okumuş olma ihtimaliniz olduğu içindir.

6’nın sizinle ve dünyanızla nasıl ilişkili olduğuna derinleşelim. “Siz ve sizin dünyanız.” konusuna dikkat edin. Bu da doğru değil. Bu bir ayrımdır. Doğrusu Siz’in kendi dünya’nız olduğunuzdur. “Dünya”nızın geometrik temeli küp olduğundan, onun üzerinde herhangi bir noktayı göstermek için üç boyutu tanımlayan üç koordinatınız olmalıdır (x, y ve z koordinatları). Bir kübün 6 yüzeyi vardır ve sizin de üç boyutunuz var, 1) aşağı ve yukarı, 2) yandan yana, 3) ön ve arka, ve tüm Platonik Katı Maddeler (tüm “madde”lerin içeriği) simetri ile bu kübün üstüne ya da içine yerleştirilebilir ve bu gerçekleştiğinde Metatron Küp (daha fazla geometrik bilgi aşağıda) elde edersiniz. Sezgisel bir seviyede, altı nötron ve altı taraflı küp arasındaki benzerliği açıkça görürüz. Bu nedenle, 6 nötronun çarpıtma ve kesim biçimleri süzgecinden, kendileri tarafından tam da nasıl algılanması gerektiğini tanımlayan karbon atomlarından yapıldınız ve bu sayede programlanmış algınızdan siz kendi dünyanızsınız. 1 nötronla, yapımınız ölçülemeyecek biçimde daha az sınırlı algılamayı tanımlayacaktır.

Altı nötronu bire indirgeyince algımız kübik boyuttan değişik bir biçime geçer, burada artık  “mekansallık” mesafeden oluşmaz. Mesafe burada ya da orada gibi nitelendirilir ve “burada” ve “orada” ayrılığı niteler. Ayrılık, dolayısıyla bizim bildiğimiz yalnızca 3 boyutlu bu alemde deneyimlenebilir, aynı bizim dünyayı deneyimlediğimiz gibi. Ve bizim Kuantum diye adlandırdığımız alem, kimilerinin ifadesiyle yalnızca mesafesizlik olarak ifade edilen, dolayısıyla ayrılıktan yoksundur. Ayrılık olmaksızın bireyselleşmeyi akışkanlıktan daha iyi ne tanımlar? Yaklaşan Yeni Dönem, bazılarımızın mesafe bazlı “uzay” algısından mekansal ayrım olmayan bireyselleşmeye geçeceği kritik bir dönemeçtir. Kişinin bilincinin ne kadar genişlemiş olduğuna göre artık fiziksel bedene ihtiyaç duyulmayacaktır.

Esas özünü kavramamız gereken en önemli durum; mesafeyle tanımlanan uzay tam anlamıyla bir sınırlamadır. Neden? Çünkü bir yere varmak için onun içinden geçmeniz gerekir ve dolayısıyla geçen ya da harcanan zaman ve tüm sınırlamalar bu temel dayanaktan doğmuştur. Mesafeyle nitelendirilen bir uzay için önemli “fiziksel” bileşen yerçekimidir. Mekan/zaman/yerçekimini denklemden çıkardığınızda elinizde sınırlamadan yoksun düşünce alemi kalır.

Tüm bunlar eğlenceli olsa da bu yalnızca hem burada Dünya’da, güneş sistemimizde, galakside ve ayrıca galaksiler arasında olanların yalnızca küçük bir kısmı. Karbon 7, herhangi bir suretle, herkes için geçerli değildir. Üstelik bu noktada yaptıklarımız , Tüm Güneşlerin Güneşinin, gezegenin geri kalanından farklı bir plana sahip farklı bir “uzay” olduğudur.


Bugün artık pek çok kişi din’le ruhsallığın arasındaki ayrımın farkında. Kendi benliklerinin içinde yatan gerçek derinliği keşfeden insanların sayısı giderek artıyor. İnsanın ne kadar ruhsal olduğunun; neye inandığıyla değil, bilinç durumuyla ilgisi olduğunu anlıyorlar. Öncelikle insanın temel problemini  tanımlarsak, bilinçte bir değişim gereği belirginleşir. “Normal” denilen insan zihni daima tatminsiz, endişeli ve sıkıntılıdır. Çünkü “normal” insan yapı olarak ego yönetimindedir ve bunun bilinçsizliği içindedir. Oysa ego  yönetimindeki insan kendinde, kavramlara dökülemeyen Gerçeği taşımaktadır. Ama Gerçek, tarife ve kavrama dökülemediği için  onunla “Direk Deneyim” olarak karşılaşmadığı sürece onu anlatımla anlaması mümkün değildir. “Gerçek” ise, sadece yaşanarak fark edilendir.

İnsan neyi biliyor olursa olsun, kendinde, zihin yaşamı içerisinde bir dönüşüm gerçekleştiremez ! Çünkü kendisini egosu olarak hissedip yaşamaktadır. Bilgelik okulları ise, kendini ego sanan insanı dönüştürmek ve içindeki Tanrısallığı fark ettirerek “Gerçek Kimliğini” ele geçirmesini sağlamak yolunda çalışır. İnsanın mutluluğu, kendi varlığını yaşamaya başlaması ve kendini ego’su zannından, asıl kendisini yaşayıp tanıyarak fark etmesiyle mümkündür.

Diğer yandan insanlık içinde bulunduğumuz şu dönemde yaklaşmakta olan  bir bilinç ayıklanmasına ve bir seçim yapmaya zorlandığı zamanı yaşamaktadır ki; ya bir üst farkındalığa “geçiş” yapacak, ya da gezegensel tehdidin sonuçlarına maruz kalacaktır.

İnsan bir seçim yapmak zorundadır ! Eski bilinç yapıları evrimleşmediği için artık Dünya bu bilinci taşıyamayacağı bir noktaya gelmiştir. Yani Bilgelik Dönüşümü artık bir mutluluk yolu olmaktan çok bir gerek, bir mecburiyet haline gelmiştir. Radikal bir krizle karşılaştığında bir canlı türü; ya ölür, yada evrimsel bir sıçrama yaparak sınırlarının üzerine çıkar. Varlığını sürdürme olasılığını tehdit eden büyük bir krize karşılık vermek.. işte insanlığın şimdi karşı karşıya olduğu durum budur !..

Çok yakın bir zamana kadar insan bilincinin değişimi bir olasılıktan fazlası değildi ve orada burada birkaç nadir kişi tarafından algılanıyordu. İnsan bilincinin yaygın bir şekilde çiçek açması  daha önce gerçekleşmedi. Çünkü şimdiye dek asla zorunlu değildi. Dünya nüfusunun büyük bir bölümü, şimdi insanlığın bu çok önemli seçimi yapmak zorunda olduğunu görebiliyor, ya da görecek:

Evrim geçir, ya da yok ol !

Yeni bilinç’in merkezinde; düşüncenin ötesine geçebilme, kendi benliğinde düşünceden çok daha geniş bir boyutu algılayabilme yeteneği yatıyor. Eski bilinç yapınızdan uzaklaşacak ve kimliğinizi “yanlış kimlik hissedişi” hatasıyla kendiniz olarak algıladığınız, egodan değil; asıl kendiniz olan varlığınızdan yaşayacaksınız.

Sevgilerimle

Işık Yazan


İlk şey: İnsan ancak kararlı olduğunda doğar; insanın doğumu kararla olur. Kararsızlık içinde yaşayanlar, henüz gerçek insan değillerdir. Ve milyonlarca insan karasızlık içinde yaşar, hiçbir şeye karar veremezler. Daima başkalarına yaslanırlar, onlar adına başkası karar vermelidir. Bu yüzden insanlar otorite bekler.

Otoriterliğin dünyada varlığını sürdürmesinin tek nedeni, milyonlarca insanın kendi kararlarını verememeleri. Onlara daima emir verilmelidir. Bir emir verilince onu uygularlar. Oysa bu kölelik, kendi ruhlarının doğumunu engelleme şekli. Karar, senin varlığında doğmalı çünkü bütünleşmişlik kararlılıkla doğar. Birkaç karar vermeyi unutma, kararların seni birey yapacak.

Kararsızlık nedir? Sen bir kalabalıksın demektir; içinde birçok ses birbirleriyle çelişmektedir ve sen o yoldan mı bu yoldan mı gideceğine karar veremezsin. İnsanlar ufak şeylerde bile kararsızlar; bu filme mi gitmeli, o filme mi,  kararsızlar. Kararsılzık adeta yaşam tarzları haline gelmiştir. Onu mu almalı, bunu mu? İnsanları alışverişe gittiklerinde izle, kararsızlıklarını gör. Sadece bir mağazada otur ve gelen giden insanları -müşterileri- izle, şaşıracaksın; nasıl karar vereceklerini bilmiyorlar. Ve karar vermesini bilmeyenler, muğlak, belirsiz ve kafaları karışık kalırlar. Kararla birlikte berraklık gelir. Karar kapsamlıysa, kararın altyapınla bir ilgisi varsa kesinlikle doğarsın.

Şimdi bana gelip, “Sannyasa girip girmeme konusunda karar veremiyorum,” diyen bir çok kişi var. Benim onlara sannyasa girmelerini söylememi istiyorlar. O zaman da asıl noktayı kaçırıyorlar. Eğer sana, “Olaya dal ve sannyasin ol” dersem bir fırsatı, büyük bir fırsatı, karar verme fırsatını kaçırmış olursun – yine başkasına yaslandın- bu da bir ruhun gelişmesinin yolu değil. Bu, derin bir karar, büyük bir önemi var çünkü tüm yaşam tarzını değiştirecek, sana yeni bir vizyon kazandıracak. Yeni bir yönde ilerliyor olacaksın, bir daha aynı olmayacaksın. Böyle kapsamlı kararları insan kendi başına almalı. Riski almalı. İnsan ancak riskle, cesaretle doğar.

Ve ne zaman bir karar verirsen, unutma, bir karar verdiysen onu uygulayacaksın yoksa karar verme, çünkü o zaman daha tehlikeli olur, kararsızlıktan daha tehlikelidir. Bir karar verip onu uygulamamak seni çok çok güçsüzleştirir. O zaman karar vermemiş olmak daha iyi. Karar verip de onları asla uygulamayan insanlar var. Yavaş yavaş kendi varlıkların tüm inançlarını ve güvenlerini kaybederler. Yavaş yavaş her neye karar verirlerse onu yapmayacaklarını gayet iyi bilir hale gelirler. Ayrıklaşır, kendilerine karşı aldatıcı olurlar. Bir karar verirken, o anda bile, uygulamayacaklarını bilirler. Ne zaman karar vermişlerse onu asla uygulamamışlardır.

Çok ufak kararlar çok yıkıcı olabilir. Ufacık bir karar -“Bugünden itibaren sigara içmeyeceğim”- çok sıradan bir karar, çok bir şey içermiyor… Sigara içip içememen önemli değil, varoluş devam eder. Yirmi yıl içinde verem olabilirsin ama tedavi edilebilir ya da iki üç yıl erken ölürsün. E, ne olmuş yani? Hiç gerçekten yaşamadın ki.

Ama ufak bir karar, sigara içmeme konusundaki çok önemsiz bir karar ve sonra onun uygulanmaması çok tehlikeli. Özgüvenini kaybedersin, kendi varlığına olan inancını kaybedersin. Güvensizleşirsin. Böyle kararlar vermemek -sigara içmeye devam etmek- daha iyi. Yapabilirsen içinde berraklık doğmakta, bir bulutun kaybolmakta, bir şeyin yatışmakta, yoğunlaşmakta olduğunu göreceksin. Bir karar, son derece önemi ve anlamlıdır.

Karar, sakin bir kalple uygulanmalıdır…

Lu-Tsu şunu kastediyor: Karar verirsen, bırak tüm kalbin onun içinde olsun, o zaman geri adım atmayacağından emin ol. Sannyasinlerime tekrar tekrar, “Köprüleri atın”, derken kastettiğim bu. Çünkü geri dönmüyorsun, o zaman köprüler niye kalsın? Merdiveni at, tekneyi batır çünkü tekrardan eski kıyıya geri dönmeyeceksin. Eğer tekneyi emniyete alırsan, demir atarsan bu senin hala vazgeçebileceğin, hala “Belki bir gün geri dönerim” diye düşündüğün anlamına gelir.

Birkaç ay önce Anup, ABD’ye gitti. Giderken ona, “Şimdi köprüleri tamamen at” dedim. O “Evet Osho” dedi. Şimdi ona sordum, “Ne oldu? Köprülerden ne haber?” “Bunu yapamadım” dedi.

Bu ne demek? Burada gönülsüzce bulunacak. Geri dönmek için kapıyı açık bıraktı, bütün her şeyi orada emniyete aldı, güvende. Ama sorun şu ki, burada bütünüyle bulunmazsa gelişemez. Ve bu bir kısır döngü: gelişemezse, birkaç ay sonra, “İyi ki köprüleri atmamışım. Osho’yu dinleyip köprüleri atmış olsaydım şimdi dert olacaktı. Burada bana bir şey olduğu yok. İyi ki oradaki her şeyi muhafaza ettim, her an eve uçabilirim.” diye düşünecek.  Ve en akıllıca, en zekice şeyi yaptığını sanacak.

Ama öncelikle, kaçmak için köprüleri koruduğu ve kapıları açık bıraktığı için burada ancak isteksiz, kararsız, belirsiz bir şekilde bulunacak; hakkından vazgeçecek. Bu vazgeçiş olunca benimle olmayacaksın. Ancak sakin bir kalple karar verdiysen benimle olabilirsin. O zaman gelişme mümkündür! Gelişme, ancak o zaman mümkündür.

Öyleyse meseleyi anla; burada tamamen benimleysen gelişmen mümkündür, geri dönmene gerek kalmaz ve köprülere gerek kalmaz. Ama burada tamamen benimle değilsen o zaman köprüler gerekir. Ve kendini -beni dinlememekle iyi ettiğin için- çok zeki hissedersin. “Şimdi bak, burada bir şey olmuyor geri dönmeliyim. Bütün köprüleri atsaydım nereye varacaktım?” Mantıklı bir zihin bu şekilde işler, kendi intihar durumlarını yaratır.

Karar, sakin bir kalple ve başarı arayışında olmadan uygulanmalıdır; başarı sonra kendiliğinden gelecektir.

 

(Bilgelik yolunda tam teslimiyet çok önemlidir, Birey YOL’a tam teslim olmadığında şok şey kaçırmış olur. “Bilgelik Yolunda, birazcık hamile kalınmaz. Işık Yazan” )


Şeyler dünyasına yatırım yaptığın sürece huzur yakalanamaz. Ego ısrar ettiği sürece, her zaman çıkılacak yeni bir seyahate, okunacak yeni bir kitaba, yeni bir kursa, yeni bir şansa ya da yeni bir güne ihtiyaç olur. Görüşün, şartlanmış bir zihin tarafından etkilenmiş ve şekillenmiş olur. Bu yüzden devamlı olarak kendinden ve hedefinden bir veya birkaç adım uzakta hissedersin. Tabii ki doğru değil bu ama sana doğru gibi geliyor, çünkü sen kendini bazı çabaların sonucunda ulaşılabilecek bir yere koyuyorsun. Zihin seni vaatleri ile kolayca kandırıyor çünkü sen onun tavsiyeleri ile işbirliği yapmaya can atıyorsun. Gerçek bir iç görü sadece boşluktan doğabilir.

Bir şeyler yapılması gerektiği fikrine ne demeli?

Eylemler devam eder. “Bir şeyler yapılması gerekli” bir düşüncedir. Kültürümüz bizi çabalamak ve didinmek için eğittiğinden dolayı, bu türden düşünceleri çok nadir sorgularız. Halbuki en doğal haliyle çabasız varoluş içimizdedir.

Sen rüzgarın içinde gezindiği bir boşluk gibisin. Rüzgarın doğası bir oraya bir buraya savrulmakken, boşluk sonsuz ve sabittir ve sonsuzluğun kendisi olarak en ufak bir harekette bulunmasına bile imkan yoktur. Boşluk olmadan rüzgar var olamaz ama rüzgar olmadan da boşluk vardır. Boşluk, rüzgarın hareketinden etkilenmez; ne usulca esişinden ne de kasırgasından. Aynı şekilde sen, Öz, boşluk gibi sınırsız ve hareket etmeyensin ama kendini kendi içindeki rüzgar-zihin hareketleri ile özdeşleştirmiş ve gerçek doğanı unutmuşsun.

Boşluk ol ve bırak zihin nereye isterse essin. Ustamın bana gösterdiği gizem buydu.

Her zaman var olan farkındalık olarak kal. Zihni bilmek ve anlamak zihni aşmak demektir. Zihin rüzgardır, dalgadır. Öz Okyanustur ve boşluktur. “Ben”i okyanus olarak, boşluk olarak tanımla, dalga yada rüzgar olarak değil ve böylece “ben”in tuzağından bir anda çıkıverirsin. Ama şimdilik daha iyisi mi, hiçbir şey ile özdeşleşme – ve sen ne isen o olarak kal.

Hiçlik kavramının ötesindeki hiçlik olarak kal. Bırak düşünceler gelsin ama onları besleme. Bir düşünce polisi haline gelme.

Dikkatini ne ile birleştirirsen, o şeye hayat verirsin. Doğal ol, her durumda her koşulda kendin ol, gönlünü ferah tut ! Bir yorumcu olma. Bilincin içinde gözüken her şeyin; oyunbaz, anlık ve yüzeysel bir ifade olduğunun tanımını veremeyeceğinin farkına var. Beden-zihin seviyesinde,  eski bir şartlanma olabilir bu, ama sen saf olan bütün tanımlamaların ötesinde olansın. Burada kal.

Mooji- Sen Özsün- Hakikati dolaysız tanımak


LAO TZU diyor ki:

Bir insan doğduğunda yumuşak ve sert; öldüğünde, sert ve bükülmez. Bitkiler canlıyken yumuşak ve esnektir; öldüklerinde sert ve kuru. Bu yüzden sertlik ve bükülmezlik, ölümün yoldaşlarıdır, yumuşaklık ve narinlik hayatın yoldaşları.

Bu yüzden; bir ordu sertleşince savaşı kaybeder. Bir ağaç sertleşince kesilir. Büyük ve güçlüler aşağıya aittir. Narin ve güçsüzler yukarıya.

Hayat bir nehirdir, bir akıştır, başlangıcı ve sonu olmayan bir sürekliliktir. Bir yere gitmez, her zaman oradadır. Bir yerden başka bir yere gitmiyor, daima buradan buraya geliyor. Hayat için tek zaman şimdi ve burası. Varma çabası yok varılacak bir şey yok. Ele geçirme çabası yok. Koruma çabası yok, çünkü kendinsinden sakınılacak bir şey yok. Sadece hayat var, tek başına, tamamen tek başına; tek başınalığında güzel, tek başınalığında ihtişamlı.

Hayatı iki türlü yaşayabilirsin: Onunla akabilirsin; o zaman sen de ihtişamlısın; bir zarafetin var, şiddetsizliğin zarafeti; kavgan yok, mücadelen yok. O zaman güzelsin; çocuksu, çiçeksi, yumuşak, narin, çürümemiş.

İki olasılık var. Birincisinde, hayatla mücadele edebilirsin, hayata karşı özel hedeflerin olabilir. Ve bütün hedefler özeldir, bütün hedefler kişiseldir. Hayata kendi kalıbını, sana ait bir şeyi dayatmaya çalışıyorsun. Hayatı seni izlemesi için sürüklemeye çalışıyorsun ve sen sadece küçük bir parçasın, minik, küçücük ve bütün evreni kendinle sürüklemeye çalışıyorsun. Elbette yenilgin kaçınılmaz. Zarafetini kaybetmen, sertleşmen kaçınılmaz.

Mücadele sertlik yaratır. Savaşı şöyle bir düşün, o bile gizli bir sertlik getirir sana. Direnmeyi düşün, çevrende bir kabuk oluşur, seni bir koza gibi sarar. Belirli bir hedefin olması fikrinin kendisi seni bir ada yapar; artık dev hayat kıtasının parçası değilsin. Ve hayattan ayrı düştüğün zaman topraktan ayrı düşen bir ağaç gibisin. Geçmişte aldığı besinle biraz daha yaşayabilir ama aslında ölmektedir. Ağacın köklere ihtiyacı var, toprakta olmaya ihtiyacı var, onunla birleşmeye, onun parçası olmaya.

Hayat kıtasıyla birleşmeye ihtiyacın var, parçası olmaya, içine kök salmaya. Hayatın içine kök salmaya. Hayatın içine kök saldığın zaman yumuşaksındır çünkü korkmazsın. Korku sertlik yaratır. Korku güvenlik fikrini yaratır. Ve hiçbir şey korku kadar öldürücü değildir, çünkü sadece korku fikriyle bile topraktan ayrılırsın, köklerin ayrılır.

Gelecek sana ümit veriyor, geçmiş sana besin veriyor ve ikisinin tam ortasında sonsuzluk var, hayatın ta kendisi ve onu kaçırıyorsun. Geçmişle geleceğin ortasında ölüyorsun, yaşamıyorsun.

Var olmanın bir yolu daha var; aslında tek yolu bu çünkü savaşma yolu, var olma yolu değil. Diğer yol nehirle birlikte akmak, onunla öylesine birlikte akmak ki, artık ayrı olduğunu ve onunla aktığını hissetmemek. Hayır, onun parçası olmak, sadece parçası olmak da değil, içine gömülmek; artık nehir oldun ayrılık yok. Savaşmadığın zaman hayat olursun. Savaşmadığın zaman büyüdün, sonsuzluk oldun. Doğuda bu durum; teslimiyet, güven olarak bilinir. Kendi bireysel zihnine değil, bütüne güvenmek. Parçaya değil bütüne güvenmek. Zihne değil varoluşa güvenmek. Teslim olduğun zaman bir anda yumuşarsın; çünkü sert olmaya ihtiyaç kalmaz. Savaşmıyorsun, düşmanlık yok. Korumaya gerek yok, zaten hayatla birsin.

Lao Tzu teslim olma taraftarı. Diyor ki, “Hayata teslim ol. Hayatın seni götürmesine izin ver, hayatı götürmeye çalışma; bırak hayat seni yönlendirsin, kontrol etsin. Bırak hayat seni ele geçirsin. Sadece teslim ol, “Ben yokum” de. Hayata tam güç ver ve onunla ol.

Bu kolay değil, çünkü ego der ki “O zaman ben neyim?” Teslim olunca ben artık yokum.” Ama ego olmadığında, aslında ilk defa sen varsın. İlk defa olarak sen sınırlı değilsin, sınırsızsın. İlk defa olarak sen beden değilsin, bedensizsin, sonsuzluksun, o da sürekli genişliyor; başlangıcı ve sonu olmaksızın.

Lao Tzu diyor ki, hiç kimse ol, o zaman sonsuz hayat senin içinden akar. “Birisi” olmak hayatın akışına engel yaratır. Hiç kimse olmak; dev bir boşluk, her şeye izin verir. O zaman bulutlar, yıldızlar senin içinden geçebilir. Ve hiçbir şeyin yoktur çünkü kaybedebilecek her şeyi zaten sen teslim ettin.

Böyle bir varoluş durumunda insan daima gençtir. Beden elbette yaşlanır ama varlığın en derinindeki öz genç kalır, taze kalır. Ve esas nokta da bu: Hayata izin verirsen daha çok hayatın olur. Kendine canlı olma izni verirsen daha da çok hayatın olur.

Bir insan doğduğunda yumuşak ve güçsüzdür.

LAo Tzu şu konuda ısrarcı:  “Hayat güçlü olmaya inanmaz. Güçsüzlüğün kendi güzelliği var çünkü narin ve yumuşak. Bir fırtına kopar; büyük, güçlü ağaçlar devrilir. Küçük bitkiler sadece eğilir; sonra fırtına geçer, yine gülüp çiçek açmaya devam ederler. Aslında fırtına onları tazelemiş, tozlarını almıştır, o kadar. Şimdi daha canlılar, daha genç, daha taze ve fırtına onları güzelce yıkamıştır. Ama yaşlı ağaçlar, çok güçlü olanlar devrildi, çünkü onlar direndi. Eğilemezlerdi; çok egoisttiler.

Lao Tzu diyor ki, “Hayat güçsüzleri sever.” İsa da “Güçsüzler kutsanmıştır çünkü yeryüzü onların olacak.”

Güçsüzlükte kutsanmış olan ne var?  Güçsüzlüğün içinde bir şey vardır; sert değildir o. Güçlü olmak için insanın sert olması gerekir. Güçlü olmak istiyorsan akıntıyla savaşmalısın; ancak o zaman güçlenirsin. Güçlü olmanın başka yolu yoktur. Nehir seni ne kadar zorlarsa, o kadar güçlenirsin. Güçsüz olmak için nehirle birlikte ak; onun gittiği yere git. Eğer nehir “Benimle bir mil git.” derse iki mil git. Nehir paltonu alırsa gömleğini de ver. Nehir sana bir tokat vurursa, öbür yanağını çevir.

Güçsüzlüğün kendi güzelliği var. Bu, zarafetin güzelliği. Bu, şiddetsizliğin güzelliği. Bu, sevginin, bağışlayıclığın güzelliği. Çelişkisizliğin güzelliği. Ve eğer Lao Tzu anlaşılmazsa, insanlık Lao Tzu’yu hissetmeye başlamazsa, insanlık barış içinde yaşayamaz.

Osho – Yakınlık


Einstein’ın kızına yazdığı bir mektup, Evrensel Güç hakkında;

“1980’lerin sonunda ünlü dehanın kızı olan Lieserl, Einstein’ın yazdığı 1400 mektubu Yahudi Üniversitesine bağışladı; tek bir şartı vardı: babasının ölümünün üzerinden 20 yıl geçene kadar içerikleri yayınlanmayacaktı. Bu okuyacağınız mektup Lieserl Einstein için olanlardan bir tanesi…

İzafiyet kuramını açıkladığım zaman çok az kişi beni anladı, şimdi insanlığa ulaşması için yazacaklarım da bu dünyada yanlış anlaşılma ve önyargıyla çarpışmaya mahkum.

Mektupları gerektiği sürece korumanı istiyorum, ta ki toplum şimdi açıklayacaklarımı kabul edecek düzeye gelene kadar.

Bilimin açıklayamadığı son derece kuvvetli bir güç var. Bu güç herkesi kapsıyor ve yönetiyor , evrenin çalışmasını sağlayan her olgunun arkasında bile o var ve henüz bizim tarafımızdan tanımlanamadı.

Bu evrensel güç SEVGİDİR.
Bilim insanları, evren için birleşik bir kuram ararken, görülemeyen en kuvvetli evrensel gücü unuttular.

Sevgi Işıktır, onu alıp verenleri aydınlatan.
Sevgi yer çekimidir, çünkü insanların birbirine çekim hissettmelerini sağlar.
Sevgi kuvvettir, çünkü bizdeki en iyiyi çoğaltır, ve insanlığın kör bencilliklerinde tükenmemesine izin verir.

Sevgi için yaşarız ve ölürüz.
Sevgi Tanrıdır ve Tanrı sevgidir.

Bu güç herşeyi açıklar ve yaşama anlam katar. Bu bizim çok uzun süredir göz ardı ettiğimiz bir çelişkidir, çünkü belki insanın evrende kendi özgür iradesiyle kullanamayacağı tek enerji olduğu için sevgiden korkuyoruz.
Sevgiye görünürlük verebilmek için, en ünlü denklemimde basit bir yer değiştirme yaptım.

Eğer E=mc2 yerine, dünyayı iyileştirecek olan enerjinin ışık hızının karesiyle çarpılacak sevgiyle sağlanabileceğini kabul edersek, şu sonuca varıyoruz: sevgi en kuvvetli güçtür, çünkü sınırı yoktur.

İnsanlığın evrendeki bizim düşmanımız haline gelen diğer güçleri kullanmakta ve kontrol etmekte ki başarısızlığından sonra kendimizi başka çeşit bir enerjiyle beslememiz zorunludur.

Eğer türümüzün hayatta kalmasını istiyorsak, eğer hayatta bir anlam bulmamız gerekiyorsa, eğer dünyayı ve içinde yaşayan her duyarlı varlığı kurtarmak istiyorsak, sevgi tek ve biricik cevaptır.

Belki bir sevgi bombası, gezegenimizi harap eden açgözlülük, nefret ve bencilliği tamamen yok edebilecek kadar güçlü bir cihaz, yapmaya hazır değiliz.
Buna rağmen her bireyin enerjisini açığa çıkartmayı bekleyen küçük ama kuvvetli bir jenaratör var.

Bu evrensel enerjiyi almayı ve vermeyi öğrendiğimiz zaman sevgili Lieserl, sevginin hepsini yendiğini, herşeyin ötesine geçtiğini doğrulayabileceğiz, çünkü sevgi hayatın en özlü kısmıdır.

Bütün hayatım boyunca kalbimin içinde sana dair sessizce atanları ifade edemediğim için çok derin bir pişmanlık duyuyorum. Belki artık özür dilemek için çok geç, ama zaman göreceli olduğu için sana söylemem gerekiyor : seni seviyorum ve nihai cevabı bulduğum için sana teşekkür ederim.”

 

Baban Albert Einstein

Yazının orjinal ingilizce metni için:

https://wearelightbeings.wordpress.com/2015/04/15/a-letter-from-albert-einstein-to-his-daughter-about


Kalbin yolu güzeldir ama tehlikelidir. Zihnin yolu sıradandır ama güvenlidir. Erkek en güvenli ve en kestirme yaşam tarzını seçmiştir. Kadın duyguların, hislerin, ruh hallerinin en güzel ama en sarp, en tehlikeli yolunu seçmiştir. Ve bugüne kadar dünya erkekler tarafından yönetildiği için kadınlar muazzam şekilde azap çekmiştir. O, erkeğin yaratmış olduğu topluma uyamamıştır çünkü toplum mantığa ve nedenlere uygun olarak yaratılmıştır. Kadın kalpten bir dünya ister (koşulsuz)

Erkek tarafından yaratılan toplumda ise kalbe yer yoktur. Ben kadınların gerçekten kadın olmasını isterdim.. Kadın erkekten çok daha önemlidir. Çünkü o rahminde hem erkeği hem kadını taşır. O kıza ve oğlana, her ikisine de rahim olur. Eğer o zehirliyse o zaman sütü zehirlidir, o zaman çocukları yetiştirme tarzı zehirlidir.

Erkekle yarışıyorsun  ve yarışmana gerek yok; sen zaten üstünsün. Şiir yazmana gerek yok, şiir sensin. Sevgin senin müziğindir. Sevgilinle birlikte çarpan kalbin senin dansındır!

Osho

(Aşık olduğun, aşkı yaşatan değil ama aşkın kapılarını açıp şelale gibi sana akıtan bir sebeptir. Bu yüzden öncelikle sen değerlisin. Aşıklar unutulur ama aşk geride kalan en güzel olgunlaşabilme vesilesidir.. Aşığa değil, aşka sahip çıkarsan kendi gökselinde yükselmen muhtemeldir… – Blog yazar)


“Bhagwan,

Hayatta hiçbir şeyden korkmadım ve hiçbir zaman kaçışı seçmedim. Fakat hayatta bir tek şey var ki beni ürkütüp kaçış hissi uyandırıyor: Sıkıntı

Niye sıkıntıdan çok korkuyorum ? Aslında kaçmaya çalıştığım şey nedir?”

Bu en önemli sorulardan biridir. Sıkıntı hissetmek için zeka gerekir. Buda ve Mahavira da bunu hissetti. Bu bir lanet değil kutsamadır aslında. Bu sıkıntıdan “hayatın anlamını sorgulama” ortaya çıkar. Sıkılan insanlar hayatın sıradan anlamlarının tatmin etmediği insanlardır. Sıkıntı hissetmeden devamlı para biriktiren insanlar bayağı insanlardır. Onların zekası henüz tam çiçek açmamıştır. Belki kurnaz olabilirler ancak gerçekten zeki değillerdir. Hayatlarında yaratıcılık ve zeka göremezsiniz. Güzel bir koku algılayamazsınız.

Böyle açgözlü insanlar sonunda kokuşur. Herhangi bir güzellik ve estetik duyguları da yoktur. Sanki büyük bir koltukta oturunca büyüyeceklerini zannederler. Fakat böyle insanları hiç sıkılırken göremezsiniz. Her zaman meşguldürler.

Aslında zeki olan insanlar sıkılırlar. Daha çok para kazanmakta herhangi bir anlam göremezler. Para faydalıdır ancak herhangi bir anlam içermez. Size söyleyeceğim ilk şey bunun bir kutsama olduğudur. Bu sıkıntı sonrası kişi içe yönelmeye başlar. Böyle bir insan dünyadaki tüm gücü ve parayı ele geçirse bile varlığının değişmeyeceğini anlar.

Bu durumda iki olasılık vardır. Birincisi Batı olasılığı. Sadece mantıki açıdan bakmak. Mantıki açıdan bakarsanız herhangi bir anlam göremezsiniz ve sıkıntı daha da artar. Bu durumda tek yol intiharmış gibi görünür.

Dostoyevski şöyle demiştir: “Eğer Tanrı’yı görebilirsem ona söyleyeceğim tek şey şudur: Bana sormadan beni neden yarattın? Bu adil mi? Bu anlamsız ve saçma varoluşun  parçası olmak istemediğim için onu görünce yapacağım tek şey bileti geri vermek olacak.”

Marcel ise şöyle diyor: “Tek metafizik problem intihardır. İnsan niye yaşamak zorunda, ne için?” Sadece olaya mantık yönünden bakarsanız batı yaklaşımı ortaya çıkar. Rasyonel, Aristocu, mantıksal.

Batı büyük bir teknoloji getirmekle beraber herhangi bir anlam getiremedi. Hayat böyle sıkıcı bir hale geldi. İnsanlar da sıkıcı bir hale geldiler. Yaşamaya devam ediyorlar çünkü korkaklar. Kendilerini yok edecek cesaretleri olmadığı için sürüklenerek devam ediyorlar. Batı çıkmaz sokağa girdi, yolun sonuna geldi. Onların da yaklaşımlarını geliştirme zamanı geldi.

Doğunun yaklaşımı ise tamamen farklı. Mantık ve zihnin başarısız olması, hayatın başarısız olması manasına gelmez. Bu sadece aklın elinden geleni yaptığı ve artık varoluşun derinine bakması gerektiği anlamına gelir. Zihinden daha derin olan yüreğimizdir. Mantıktan daha derin olan aşktır. Bilimden daha derin olan sanattır. Matematikten daha derin olan müziktir.

Doğu zihni ve aklı durdurur. Yüreğe doğru, duyguların dünyasına doğru harekete geçer. Ve aniden büyük bir anlam yükselmeye başlar ve sıkıntı kaybolur. (Bilgelik, Gizli Öğretiler ve öğretmen soranın karşısına çıkar gelir.)

Fakat şunu unutmayın yüreğiniz içsel varlığınızın merkezi değildir. O sadece yarı yolda bir konaklama noktasıdır. Zihinden varlığa giderken yürek tam ortadadır. Yüreğinize ulaştığınızda daha da derinde bir şey olduğunu hissedersiniz. Yüreğiniz hayatınızı neşeyle ve heyecanla doldurur. Sıkıntıdan kurtulur ve daha derin bir gerçekliğin, özünüzün farkına varırsınız. İçsel özünüzün sizi tamamen doldurması Bilgeliği ortaya çıkartan meditasyonun amacıdır.

Kafadan yüreğe hareket edin. Yürek bir sıçrama taşı gibi kullanılmamalıdır. Kafa size bilim, yürek ise sanat verir. Fakat varlığınızın özü bu ikisinden de ötededir ve gerçek dini verir. Din mutluluktur, vecd halidir. İşte biz bunu arıyoruz.

Sıkıntı hissi sizin içsel yolculuğa çıkmaya hazır olduğunuza dair bir işarettir. Çıkamazsanız saplanmış hissedeceksiniz. Kafanız sizi tatmin etmeyecek. Yüreğiniz size yeni bir pencere açacak, yeni bir görüş verecek. Gökyüzüne, yıldızlara, güneşe, rüzgara, yağmura, çiçeklere bu pencereden bakacaksınız. Fakat yüreğin penceresinden de çıkmak zorundasınız. Çünkü gökyüzüne pencereden baktığınızda gökyüzü bu pencerenin şekli ile sınırlanır. Ancak içsel merkezinize ulaşınca tüm sınırlar yok olur. Sınırsıza, sonsuza, limitsize girersiniz. Bu sonsuzluğa Tanrı denir.

Sıkıntı kutsamadır. Tanrı’yı arayış için bir teşviktir. Batı gelebileceği son noktaya geldi ve saplandı. Batı başarısız oldu. Doğu ise olmadı ve olmayacak. Artık Doğu ile Batının karşılaşma zamanı geldi. Ben akla karşı değilim. Akıl size ne verebiliyorsa kullanılmalıdır. Fakat ondan veremeyeceği şeyleri istemeyin. O size bir anlam, mana, değer veremez. O size sonsuz çiçek açışını, aydınlanmayı veremez. Bunu ancak Bilgelik ile gelen meditasyon verebilir.

Sıkıntıyı sonsuza atlama taşı olarak kullanın. O zaman minnettar olacaksınız. Hatta acı dolu, ıstıraplı, sıkıntılı anlarınız için bile minnet duyacaksınız.

Bilge insan acıyı bile mutluluğa dönüştüren insandır. Aptal kişi ise tüm mutluluk olanaklarını yok etmeye devam eder. İçinde cennet yaratabilecek enerjilerden mutsuzluk yaratır. Cennet zaten orada sadece yüzseksen derece dönmeniz gerekiyor.

Otuz yıl meditasyondan sonra Bodhisatva aydılanmaya ulaşır. Ve geleneksel olarak ustasının yanına cübbesini almaya gider. Fakat bu çağdaş bir hikaye olduğundan ustası ona cübbe yerine üzerinde öğütlerin yazılı olduğu bir kağıt verir.

Kağıtta şunlar yazılıdır:

1- İntihar etmeye karar vermedikçe hiçbir Müslüman ülkesinde “En-el Hak” deme.

2- Ortadoğu’ya gittiğinde “Ben Tanrının oğluyum” deme, aksi takdirde Yahudiler İsa’ya çaktıkları çivilerin parasını isterler.

3- Amerika’da iken ben aydınlandım deme, aksi takdirde vergi almak isterler.

4- İtalyan öğrenci kabul etme, aksi takdirde aşramın bir restorana döner.

5- Hindistan’a gitme pazar zaten dolu.

6- Öğrencilerine herhangi bir espri yapma. “Biz bunu Bhagwan’dan duymuştuk zaten” derler.

Bodhisatva “Peki ben ne yapacağım ?” deyince Usta “Çeneni kapa ve otur” der.

 

Osho


Copyrights 2018 , Web Tasarım: Medya Ekibi