fbpx
Ali Erdinç Başaran’a Açık Mektup Tarzında Cevaptır

Öncelikle, hazırlamakta olduğum birçok bilgelik çalışması konularını şu dar zamanlarda bana bıraktırıp, beni böyle seviyesiz olay ve polemikler içine sokarak, zaman, enerji, lüzumsuz akılsal meşguliyet ve lüzumsuz adlî tâkibatlar içine soktuğun için seni kınayarak başlamak istiyorum ifadelerime.

Kendi işiyle meşgul bir adamın yanından çantasını alıp kaçan, ve ne olduğunu nedenini anlayamadan çantasının peşine düşmüş adamı bir de etrafındakilerle suçlayarak, kınayarak kahramanlık edası içinde, yaptığının çok doğal ve “haklılık” olduğunu savunma cür’eti içine gir. Hattâ adamı bir de döv bari!

Olay aynen budur!.. Ama gel bu olayı bilmeyenlere izah ederken hareket noktamız olarak, facebook’unda 12/05/2016 gününde yazdığın saçma sapan, yalan dolan ve demagoji içeren, ucuz kahramanlık destanından yola çıkalım.

Olay, 50 küsur yıldır, ortaya koymaya çalıştığım ve tam olgunlaştığında, yani şu günlerdeki gibi, insanlar üzerinde büyük değişim ve dönüşümlerini de gördükten sonra insanlığa sunmak istediğim; “Bilgelik Bilinci”nin; 1- “Temel bilgiler”, 2-“Tatbikat” ve 3-“Yaşanışı” olarak, 3 alanda bölümlenecek olan eserin, yıllar önce ilk “temel bilgiler” kısmına hasb-el kader ulaşıp da, şu günlerde, sadece o kısmını haberim olmadan alıp kaçarak hem de çok eksikli olarak bastırıp, “kitap yazdım” diye ortaya çıkışındır. Kitabın adı ise; “İnsanın Kitabı”; ama yayınlayanın “İnsanlıktan Nasibi Var mı” acaba?..

Yaptıklarını, seni tanıdığını sananlara haklı göstermek ve paçayı ucuz bir demagojiyle kurtararak yürüdüğün eğri yola devam etmek üzere, beni ve öğretimi güya överek, konuya yine güya dürüstçe ucuz kahramanlık “itiraf”larınla giriş yapmışsın. Gel şu yazılarına, toptan bir cevap değil de, satır satır ele alarak göz atalım ve herkes yalan dolanı fark etsin.

 Yazının başından ilk satırla başlayalım;

“Kitapla ilgili 4 gündür süren suçlamalara karşılık şunu açıklamak istiyorum.”

Neden açıklama lüzumu gördün söyle;

Çünkü yayıncı kitap evi, eserin tümünün benden alındığını duyunca, yayınevini de töhmet altında bırakan bu olayı sorguladılar ve sen de; “ben Işık beyle görüşür işi hallederim, çünkü o, şey yapılmaya alışıktır” tarzı bir cevapla, ama, yana yakıla telefonla beni arayıp akşam dersimdeyken telefonumu çaldırdın. Ama ertesi gün de bana ulaşamayınca o panikle “ne yapayım, ne yapayım” diye düşünerek bu vahim sonuçlara doğru giden olayı kahramanlık ve vatana hizmet edasıyla ve hiç değilse takipçilerinin gözünde karizmayı çizdirmemek için güya açıkladın ve gerçekten takipçilerin ağlamaklı oldular, seni tebrik ettiler.

-“ Ben bu kitapta, kendi Hocam tarafından gururla karşılanacağını düşünerek, O’nun anlatım örneklerini bile (mükemmel oldukları için) değiştirmeden kullandım.”

Ne hakla?.. Haber mi verdin? Onayımı mı aldın?.. “Çaktırmadan” ifadesini kullansan daha doğru bir cümle olurdu bu. Ve bana, böyle bir talebe yetiştirmiş olmanın gururunu yaşattığın için minnettar mı olmamı bekliyorsun sana. Ve takip eden cümlen şöyle;

-“..hiçbir mahsur görmedim…”  Buna söyleyecek söz bulamıyorum!

-“Şimdiki öğrencileri tarafından onun ses kayıtlarını kağıda aktararak kitap haline getirmek gibi bir şekil olarak, kısacası hırsızlık olarak

algılanmaktadır.”

Şimdiki “dolduruşa gelmiş” öğrencileri tarafından değil; “Türk Ceza Kanunu’nun Telif Eserler Mevzuatı” tarafından!.. Buna cehalet mi diyelim ya da argo ifadesiyle “aptalı oynamak” mı diyelim ya da gel en doğru ifadesiyle “demagoji” yaparak olayı geçiştirmek diyelim.

Şu anda, sürdürdüğüm “Bilgelik Bilinci” çalışmalarımdaki pek çok hukukçu arkadaşlarımın isyanıyla başlamış olan ve maalesef kendi eserimin telif hakkına senin sahip olmanı engelleyerek, beni kendi eserimi yayınlayabilmekten mahrum bırakamaman için bana “mecburen” başlattığın bir yargı süreci içine girmiş bulunuyoruz.

-“Siz Işık Bey’in Seminerlerini almaya başlamış kişilerin yerine kendimi koyduğumda evet kitap tastamam onun öğretisi, onun ders akışıyla aynı gibi duruyor; haklısınız. Ben de olsam ben de bunun bir kopya olduğunu düşünebilirim.”

“Aslında aynını aldım ama kopya değil !” anlamındadır dikkat !..                                                                                    

İşte demagoji buna deniliyor.

– Ben Işık Bey’in sunduğu bilgiye duyduğum saygıdan(?) kitaba bu kadar değişmez bir biçimde aldım izahatları; ondan O’ndan bunu çalmamdan falan değil… Kimsenin bir şeyini çalmakla işim olmaz..

-Ama kitap çıktıktan dört gün sonra hala anlam veremediğim(?) bir suçlamayla karşılaştım… 

-“Ben hala gurur duyulması(?) gereken bu durum yerine, savaş açılma olayına karşı şaşkınım…  Işık Bey ya da Siz tepkili öğrencileri beni hırsızlıkla suçlamaktasınız. Ne diyim ?…”

Sen mi safsın?.. Yoksa âlemi mi saf, ya da, enayi,  veya “ne desem yerler bu …’ler” konumunda algılıyorsun?.. Bunlar, anlaşılması çok zor deli saçması ifadeler!..

– “Eğer böyle bir bakış açısıyla düşünürsek, yani herşeyi Allah’ın sunumu değil de kişilerin sunumu olarak değerlendirirsek… Siz birkaç yıldır Işık Bey’in derslerini alan kişilerce Işık Bey’in öğretisi diyebileceğiniz Ruhsal bilgiyi aktardım.”

“Aktardım” değil, “ ben yazmışım gibi herkese yutturdum” ifadesi daha doğru olmaz mıydı? Müsaade et de eserin sahibi o bilgiyi aktarsın insanlara!.. Ve nereden biliyorsun ki; eserin 1989’dan başlayarak, ancak şimdi “eksiksiz ve dönüştürücü” son haline  gelmiş olduğunu görmüş olmamla; 1. Cildinden başlayarak yazmaya başladığımı ve önümüzdeki ay matbaaya verilmek üzere olduğunu? (Meselâ)…

Peki ne olacak o zaman? Nasıl yayınlarım ben şu bir ömür verdiğim eserin ilk cildini? Bunu herkese açıklar mısın lütfen! Hem eserimin bu baş tarafını kurnazlıkla ve “ben kitap yazdım” diyerek, eksik, ruhsuz ve gereken enerji ve olgunluğundan yoksun bir şekilde yayınlıyorsun ve beni atlatıp önüme geçiyorsun. Hem eserimi artık yayınlanamaz hale getiriyorsun. Hem de en önemlisi şu ki Ali bey, iyi dinle; eseri çarçur ediyorsun… Bak nedenini açıklayayım da etrafındaki dostların bilsinler, çünkü sen bu hırs ve egoyla bunu anlayabilecek durumda değilsin.

Bir eser ilk zamanlarda henüz hamdır ve giderek son kısımları oluştukça olgunlaşır ve son kısımlardaki aldığı mükemmel hal, baş kısımını da etkileyerek onu da değiştirir, mükemmelleştirir ve eser başıyla sonuyla uyumlu ve mükemmel hale gelir. Ama bunu eser hazırlayanlar bilir, “yürütenler” ise, ne bulduysa ve eser ne safhada olursa olsun onu kapıp kaçar ve “yazdım” diye yayınlar.

Bu sebepten yazdığını iddia ettiğin bu kısım için “eksik, ruhsuz ve gereken enerji ve olgunluğundan yoksun” ifadesini kullandım. Çünkü senin eseri “bulduğun ve kaptığın” yıllara göre çok eksikli ve çok çok önemli takviyeler, tamamlamalar ve fark ettirici unsurlardan yoksun bir halde yayınlanmış durumda bu haliyle. Ne dediğim, esasen ben onu kitaplaştırdığımda, aradaki fark ile anlaşılacaktır.

-Bu kitapta anlatılan kısım, yani ruhsallığa yeni adım atan kişiye verilmesi gereken kısmın büyük bir bölümü Işık Bey’in gezegene sunumu olabilir ama hepsi o… Ben n’apıyim, Allah’ın yarattığı İnsan varlığı 7 çakralıysa ve anlatılacaklar bunlarsa bunların öğrendiğim kişiden izin almak, ona teşekkür etmek ya da adını anmak çok yapmacık geliyor bana…

Bu ifadelerin içerdiği “Haklılık” edasına herkesin dikkatini rica ediyorum! Ve diyor ki;

 -tek kaynak Tanrı’dır ve de bu böyle…

Bak bak uyanığa… “Tabii canım buna kim itiraz edebilir ki!”… hele “kaynak kişi” olarak kitapta “Ali Erdinç Başaran” diye koskoca bir isim olduktan sonra!..

Bak Ali bey, şu diyeceğime iyi kulak ver:

Tek kaynak Tanrıdır ve O, bu sonsuz Varoluşun sonsuz anlatımlarını, her yazarına farklı farklı, başka başka anlatım bireysellikleri içersinde akıtarak sunar. “Bireysellik” ne demektir bilir misin?.. O yüce kaynağın ifadesi’nin, ortaya konuluşunun, her “hissedip anlatan”ından başka başka renklerde, başka bir keşfedişle, değişik tarzlarda, doğadaki çiçekler gibi; “hepsi Allahtan”, ama hepsinin ayrım yapılamayan başka başka güzellikler içermesidir.

Son 30 yılın şu spiritüel açılım çağında, Tanrısal Âlemi insanlara sunmaya çalışan 100 000’ lerce eser yayınlandı. Bunların herbiri bir diğerinden farklı ve O’nu anlatmaya çalışmaktaydı. Sen de, ”Ben n’apıyim, Allah’ın yarattığı İnsan varlığı 7 çakralıysa ve anlatılacaklar bunlarsa” diyerek bir demegojiye sığınacağına, “Sonsuz Gerçeğin” derin, farklı ve sana özgün bir ifadesini, bir derinliğini yakalayabiliyorsan bunu yaz, sana ait yeni bir şey söyle!.. Bu alan, içine sıkışılıp kalınamayacak kadar sonsuz geniş bir alan. Benim getirdiğim bilgiyi alma. İş; yeni bir şey söyleyebilmekte! Yoksa benimkini yürütüp de; “Ben n’apıyim tüm gerçeklik bundan ibaret” zavallılığına sığınma. Gerçeği herkes anlata anlata bitiremiyor, her birinin rengi ve vizyonu birbirinden farklı ama sen o kadar renksiz, o kadar vizyonsuz birisisin ki, Gerçeğin sonsuz alanından yeni bir şeyleri fark etmek, kitaplaştırmak ve işte o zaman beni hocan olarak gururlandırmak yerine, benim eserimi kapıp kaçarak “kitap yazdım” diye seviniyor, “çıktı nihayet” diye hamd ederek facebook’undan reklâm edip duruyor, kitapçı dükkanının rafları arasından pozlar vererek çevreni etkilemeye çalışıyorsun.

Bak Ali bey, “Gerçeğin reklâma ihtiyacı yoktur! Ama sahtenin kandırabilmek için reklâma ve iknâ’ya çok ihtiyacı vardır. Ve olaylar bu boyutu almasaydı oldukça ikna ediyor gibiydin etrafında sana inanmak isteyenleri. Kitap için yazılan methiyelerden bu anlaşılıyor, ama onların içinde dürüst ve aklı selîm sahibi olanlar varsa, bu yazdığım yazıya cevaplar ve yorumlar yapsınlar lütfen.

Bir de ortada büyük bir yalanın geziyor. Diyorsun ki:

 “-Sanırım frekans konusunda elektriğin frekansının 1 milyon Hz. olması bilgisini başka bir yerde bulamadığımdan direk Işık Bey’i telefonla aradım bu bilginin hangi kaynaktan geldiğini. O da bana eski “Ruh ve Madde” dergilerinden birindeki makalede yeraldığını söyledi…Kitabı yazmadan önce Hoca’ya bir konuyla ilgili danışmam, yine kitap çıkmadan önce O’na telefon açıp da “şu kitaba bir göz atıp, gerekli tashihler varsa yapar mısınız ?” demem de bunun kanıtıdır. Kendisi o günlerde pek bu konuyla ilgilenmedi.”

“Kitabı yazmadan önce Hoca’ya bir konuyla ilgili danışmam, yine kitap çıkmadan önce O’na telefon açıp da “şu kitaba bir göz atıp, gerekli tashihler varsa yapar mısınız ?” demem de bunun kanıtıdır. Kendisi o günlerde pek bu konuyla ilgilenmedi.”

Tamamen yalan!.. Sen bana bir bilgi danışırsan tabii ki sana bildiklerimi söylerim. Ama o sırada benim eserimi yayınlamakta olduğunun farkında değilim ki… Ayrıca bana Bodrum’daki çalışmama gideceğim gün telefon ederek “hocam ben bir kitap yazdım ve size gelmek istiyorum” dediğinde; bana, basılmış bir kitap getireceğini zannederek “Alicim ben gidiyorum lütfen Gülfer’e bırakıver” diye cevap verdim. Yoksa “bak dikkat et, senin bilgilerini kitaplaştırıyorum ve sen bu işe bakalım ne diyeceksin?” anlamında bana geleceksin, ve ben de; bu bilgilerin henüz yeterince olgunlaşmadığını ve daha sonra ben “bir bütün olarak” onu kendim yayınlayacağımı söylemeyeceğim sana” öyle mi?.. Ve sen benim Bodrum’a gidiyor olup da kitabının(?) tarafımdan fark edilmemiş oluşuna da herhalde çok sevinmiş olmalısın. Zaten üzerine düşen “haber verme” sorumluluğunu da (vicdansız) vicdanında  halletmiş bulunmaktasın ki, utanmadan;

-Ama kitap çıktıktan dört gün sonra (hala anlam veremediğim?) bir suçlamayla karşılaştım… 

Diyebilmektesin!.. Kitap çıktığında caka satarken değil de, şimdi kuyruğun sıkışınca, ahvalin demagoji yoluyla nasıl kurtarılacağı acelesiyle, o sana inanmış ve “Hapşırsan”;…..”Ne güzel de hapşırıyor!” diyen insancıklara, bu “yalan, kandırıcı, hilekâr ve ancak sığ akıllara hitap eden” komik yazıyı yazıyorsun ve şimdi artık; ne kadar dürüst, ne kadar haklı ve “Allahın bilgisini” halka sunmuş bir kahraman edasını takınabiliyorsun. 

Ve ben şimdi senden ve de o; “Boş ver Alicim biz önümüze bakalım, geleceğe akalım…” ya da; “Sen aşmışsın hocaları geçmişsin… zaten boynuz kulağı geçer” diyenlerden Cevap bekliyorum o ucuz yağ kokan laflar yerine. Hodri meydan!.. Cevap istiyorum, demagojik lâflar değil.

Bak, yazdıklarıma satır satır cevap verilmesini bekliyorum! 

Cevap veremezsen, kabul etmiş olduğun belli olacaktır ve bu güne kadar binlerce kişide olup da ses kayıtlarımı “Kitap yazdım” diyerek yayınlamamış o dürüst, namuslu, kendini ve haddini bilen insanların önünde yaptığın iş apaçık açıklanmış olacaktır.

Hiç kimsenin tahmin edemeyeceği ve özellikle senin asla tahmin edemeyeceğin “bu yazıyı” yazmaya beni sen mecbur ettin! Yoksa ben, kendi eserimi senin tarafından neredeyse yayınlayamayacak duruma düşürülmeseydim ve esasen, insanlara karşı, o yakında yayınlayacağım “dönüşüm yaratıcı”; “bilgeliğin tüm öğretisi”nin, senin yüzünden yayınlanamamasının  “insanlara asıl haksızlık” olacağını düşünmeseydim, tüm bu yasal işlere girişmeye tenezzül bile etmezdim ve sen de zaten beni tanıdığın için buna güvendin!

Evet ben çok hoşgörülü ve polemiklerden kaçan birisiyim ama polemiğe girersek alâsını ve doğrunun nasıl ifade edileceğini de çok iyi bilirim. Ziya Paşa der ki:

“Allaha sığın şahs-ı halîmin (yumuşak huylu insanın) gazâbından, zira yumuşak huylu atın çiftesi pektir”.

Şöyle yazmışsın:

“-Bundan da öte ben bütün bu öğretiyi tüm seminerlerimde verirken hiçbir sorun yoktu. Hoca’nın ses kayıtları herkesin elinde dolaşmakta ama şimdi kitabın içinde görününce bir garip durum oldu…”

Diyorum ya; o kadar cahilsin ki, bu bilgiyi her yerde, bilmeyenlere kendi bilgin olarak tabii ki anlatır ve kullanırsın, ama o bilgi; “kitap yazdım” diye kitaplaştırıldığı anda, “telif eser” olur ve orada burada anlatımından farklı bir duruma girer!.. Lütfen söyle, gerçekten bunun farkında olamayacak kadar saf mısın? yoksa diğerlerinin saflığına güvenerek durumu demagojiyle çarpıtmaya mı çalışmaktasın? Çünkü bu yazında, hocana ve onun üzerindeki emeğine, “- Ben Işık Bey gibi muhteşem bir öğretiye sahip bir hocadan” diyerek ve “gezegene getirdiği o kusursuz, muhteşem eseri…” lâflarıyla böyle yağlayıp balladıktan sonra, bu ne vefâsızlıktır ki; halâ o muhteşem egondan taviz vermek sana çok acıklı geldiği için;

-Adına ne denirse densin, sadece ve sadece O’na/Kendime/Tanrı’ya karşı sorumluyum; başka da hiçbir varlığa karşı bir sorumluluk ya da minnettarlık hissetmiyorum.

Diyorsun; ama Kanuna karşı da sorumlu olduğunu fark edeceksin yakında!..

Bak sana çok önemli bir şey öğreteyim;

Şimdi “spiritüel” diye ifade edilen ve eski ifadesiyle “manevî yol” olan bu yol, o kadar yozlaştı ki günümüzde, artık senin yaptığın bu ahlâken de kanunen de kabul edilemeyen hal, neredeyse “hizmet” olarak sunulmaya kadar vardırılabiliyor maalesef. Evvelce bu yolun insanları her şeyden önce dürüst, doğru, haysiyetli, temiz ve yolun gerektirdiği erdemli, şerefli insanlardı. Senin bu yaptığın, fark edildiği anda, yanında bir tek insanın kalmaması gerekirdi. Hattâ bir japon; rezil oldum diyerek “harakiri” bile yapabilirdi bu ahlâksızlığın ortaya çıkmış oluşundan mahcup olarak. Senin gibi kahramanlık taslamazdı bu “ahlâklılık yolu”nda.

Hiç Mooji videosu izledin mi youtube’dan? İzlediysen orada ibret almanı gerektiren bir şey var. Mooji’nin oturduğu ve yüzlerce kişinin izlediği yerde, yanında hocası Papaji’nin ve arkasındaki duvarda da onun hocası olan Ramana Maharji’nin fotoğrafları bulunur. Yol ve gelenek, vefa içersinde ve iftihar edilerek böyle sürdürülür. Manevî yol her şeyden önce kişinin kendine olan saygısıyla yürür. Senin yaptığın ise egonu yüceltebilir ama içsel olarak kendine karşı yapılmış en büyük kötülüktür. Kendi içsel değerlerini mahvetmektir bu!.. Çünkü bırak diğer insanları, sen, kendin, bu eserin bana ait olduğunu biliyorsun içselinde! ve “yazdım” derken “kitap yazmanın” bu olamayacağının da bilincindesin elbet.

Anlayışın o kadar dar ki; bak şu ifademi de nasıl da yanlış anlamışsın. Diyorsun ki;

“Birgün Işık Bey’le ruhsal gerçeklerden söz ederken sürekli “Sizin de dediğiniz gibi”, “Sizin de dediğiniz gibi”, diye tekrar etmem üzerine “Alicim, artık Sen o gerçekleri öğrendin ve onlar artık Senin gerçeklerin” demiştir. Yani kişinin bu yoldaki gerçekleri kendisinin fark etmesiyle kendine mâl etmesiyle, emaneti teslim alması mefhumunu bile ben O’ndan öğrendim…”

Benim ifade ettiğim “fark edilenler”dedir. İfade, sözcükler, öğreti ve bilgi bana aittir ama fark edilmesi gereken “anlam” senin olur. Ve sen, fark edileni, Mooji örneğinde olduğu gibi, “anlam olarak” aktarırsın. Anlamı aktarmanın bin tane yolu ve ifade ediliş şekli vardır. İllâ ki benim lâfımı tekrar edip, benim örneklerimi verip, benim üslûbumu, sözümü kitaplaştırmak değildir marifet! Yani, “fark edilen anlam” sana ait olur artık, ama o ifade ediş bilgi ve örnek bana aittir ve kitap haline getirilerek şekil olarak aynısı sahiplenilemez. Anladın mı?..

Şimdi burada ayrıca değinmek istediğim ve herkesin bilmesinde yararı çok büyük olacak bir bilgi var; “5. Boyut !”…

Şu sözlerle ifade ediyorsun;

“Bunlar sırasıyla;  kanalın obsesyon olmasının açıklanması üzerine yaşanan kriz…”

“kanal arkadaşımıza komşu eve taşınmamla bu sefer de 5.Boyut Planı beni değişik eğitimlere tâbi tuttu.”

“Ben Işık Bey gibi muhteşem bir öğretiye sahip bir hocadan teorik ve Vernon gibi yine muhteşem bir farkındalık ustasında pratik derslerimi, sonrasında da Ruhsallığın en ince ayarları, ayrıntıları ve yüksek boyut farkındalıklarını da 5.Boyuttan aldım.”

O dönemde çalıştığın medyumun, önce düzgün mesajlar verirken, sonrasında bu işi ticarete dökmesiyle, İlâhî Plân, medyumu derhal obsesyona soktu; ve kendisini İsis (Mısır Tanrıçası) ilân eden medyum, önce kendisine İsis elbiseleri yaptırıp sonra da takır tukur obsesyonik bir lisanla konuşmaya(?) başladı. Bu gün ayni badire maalesef Türkiyede pek çok obsesyonlu kişide yaşanmaktadır. Ve yine maalesef, benim; “kanalın obsesyona girdiği” anonsuma, sen, beraber çalıştığınız için çok kızdın ve beni “medyumu kıskanmakla” suçladın. Buna rağmen, kanal (yani medyum) enerji veriyorum diye pek çok kişiyi hasta etti ve obsesyona soktu. Bu olaylara pek çok kişi de şahittir, isimlerini verebiliriz. Ama Ali bey, çok dikkat edin; enerji veriyoruz diye insanların böyle hasta edilmelerinin, sıkıntıya sokulmalarının vebali çok büyüktür!..

Sonra… Devam edelim;.. Medyumla beraber çalışmaya başladınız ve “5. Boyuttan seni yetiştirdiler…” saçmalığı çıktı ortaya. Ve şimdi 5. Boyutun ne olduğunu da bilmeyenlere bu vesileyle anlatmış olayım:

Şöyle ki;

İnsan; bedeniyle, “madde, mekân ve zaman” boyutunu yaşar, yani 3. Boyutu. Ama içselliğiyle de sübjektif dünyası olan 4.Boyutu yaşar. Kısaca insan, 3. ve 4. Boyutlar içindedir. Şimdi önümüzde bir 5.Boyut açılmaktadır ki; “Terra Operasyonu” bilgileri o boyuta “Terra”, Bedri Ruhselman’ın İlahî Nizam ve Kâinat kitabı ise “Yarı Sübtil Sevgi Âlemi” adını vermektedir. Ve yine Ruhselman bilgileri, bu boyutun üzerinde “ Vazife Boyutları”nın başladığını bildirir. Yani 6. Boyut normal vazifelilerin (sanat, bilim ve komutanların “Atatürk gibi”) ve 7. Boyut ise, yüksek realite vazifelilerinin boyutudur (ki ; Veliler, Peygamberler, Ölümsüz üstatlar gibi)…

Gelelim 5. Boyuta;

 (Bedri beyin kitabı, 70 000 yıllık dünya tarihinin kapanışından bahsederken…) Henüz, dünyaya gelen vazifeliler dışında, “dünya talebelerinden” hiç kimsenin 7. Çakradan aydınlanmamış olduğu bilinir. İşte şimdi o çiçeklenmenin zamanı gelmiştir ve 5. Boyuta geçiş yapacak olanlar orada 1 milenyum (yani 1000 yıl) içersinde ve tek ömürde aydınlanmayı yaşayarak (realitelerine göre 250 yılda, 400 yılda, 650 yılda)  Vazife boyutuna geçiş yapacaklardır. Dinsel ifadeler içeren kitaplar bu olaya “Şeytan bin yıllığına zincire vurulacak, ancak bu zamanın bitiminden sonra tekrar zincirlerinden çözülecek” diye 5.Boyutta “düalitenin, olumsuzun olmayıp oranın “birlik ve sevgi âlemi” olduğunu anlatırlar. 

Tüm bunlar spiritüel bilgilerdir. Ama incelik şurada ki; 5. Boyut, ilk defa ve bu fırsatı insanlara sunmak için açılmaktadır. O, içinde irşad vazifelilerinin bulunduğu bir boyut değildir ve milenyum sonunda da işlevi bitecek olan geçici bir boyuttur. Şimdi; “oradan yetiştirildim” teranesi saçmalıktır. Obsesyonik kanalın obsesyonik saçmalıklarıdır… ve şu anda uğraştığımız tüm şu saçmalıkların sebebi de maalesef, oradan irşad olduğunu iddia edenlerin ve bu 5. Boyut(!) kanallığının başımıza açtığı derttir.

… Elime ne geçecek, şöhret mi para mı ?. Hiç birisiyle işim olmaz..

Edebiyatını da bu fiatlardan sonra bırakın lütfen. Tam da üzerine bastın evet! ego, hırs, şöhret ve para!.. Sen benden aldığın eğitim ve görgü içersinde “20 yıl” (rakkamla; yirmi yıl) sadece 3-5 TL. lik salon kirası dışında, bu eğitimlere para aldığımı gördün mü? veya şöyle sorayım: “bu eğitime para ödedin mi hiç?”…  Ama kişisel gelişim merkezleri denilen profesyonel odaklarda çalışmaları yine sizler başlattınız ve bu nedenle şu son 2 yıldır bizim çalıştığımız merkezlerdeki  8 ay süren koskoca Bilgelik Eğitimi’nin tamamında, sizin otel salonlarında yaptığınız 3 günlük çalışmalarınızın fiatı alınmaktadır. Bu konuya niçin girdim?..

“Kitap yazdım” yalanının bütün püf noktası burada…

Ortada o kadar büyük rantlar dönüyor ki, ve yıllarca yapılan eğitimlerle, edinilen mesleklerle o kadar az paralara iş bulunuyor, hattâ bulunamıyor ki; Son yıllarda “spiritüel” adı altındaki bu alanda, 1-2 haftalık seminerlere katılanlar, verilen(?) sertifikalarla insanları kandırarak, çağın getirdiği şu sıkıntılı dönemde “Kişisel Gelişim Merkezleri” adındaki mekânlarda şaşılacak paralar kazanıyor(?)lar.

Pazar yeri toz duman… Herkes bu alandaki şöhretini arttırmak, fiatını yükseltmek peşinde. Tabii ki otorite olduğunu iddia edebilmek ve “Ben bu işin kitabını yazdım!” diye Işık Yazan’ın öğretisini böyle kolay yoldan kitaplaştırmak ve sonra da, “… Elime ne geçecek, şöhret mi para mı ?. Hiç birisiyle işim olmaz..” diyebilmek, fark edilmesi gereken çok gizli bir riyâkârlıktır.

Ve diyorsun ki;

 “Ben kendi realitemden hiç memnun değilim, çünkü bu durum acayip ağırıma gitti, ego yerle bir oldu…”

Asla yerle bir olmaz! tam aksine o sık sık hakkında yazılar yazdığın “ego” tavanlarda, zirve yapmış durumda. Lütfen ve kendi hayrına bir içsel kontrol yap da kurtulmaya çalış, ya da yapamıyorsan, azalt birazcık şu egonu. Çünkü yalnız kendine değil, insanlara da zarar veriyorsun ve şu başına gelenler ve duvara toslayışın da hep o aynı egodan. “Kitabım çıktı” diye kitapçı rafları arasında çocukça pozlar vermek; olgun, mütevazî ve (değil eğitmen) düzgün bir insanın işi değildir. Otur ve bu kitap reklamcılığınla, “kitabı sahiplensem, benim kitabım desem…” ifadelerini bir karşılaştır. Tüm facebook’un kitap reklâmıyla doldu.

Şimdi;.. bana bu saçma ve anlamsız gelen satırlarının tamamını ele alamadım, ama yeter!.. İnsanları da, bu apaçık dalaverayı izah etmek için daha fazla oyalamak, şu hızlanmış olan zamanlarda hiç kimsenin vaktini daha fazla alarak bu aptal meseleye bu kadar fikir, ifade ve enerji harcamak istemiyorum artık. Bizimki şuna döndü:

“Bir aptal kuyuya taş atmış, ve kırk akıllı onunla uğraşıyor”

Ve sen, sonunda, tüm bu yediğin herzelerden sonra diyebiliyorsun ki;

“Bunda değerli hoca ve ustalarımın çoook büyük emeği ve hakkı vardır”…

Ben hakkımı helâl ederim!.. Ama, adımı kimseye verip de talebem olduğunu filan söyleme lütfen, ve beni “bu ahlâk düzeyinde” birini yetiştirmiş olmak sorumluluğu ve utancının içine sokma!..

Ya selâm   (her ne demekse…)

Şimdi geldik işin en önemli kısmına;

Bu kadar dayak, Ali’nin egosuna yeter!.. Şimdi sıra geldi Ali’nin varlığına; o güzel saf olan varlığa…

Önce soruyorum, şu gerçekte benimle hemfikir misin?.. “Varoluş, herkese, her şeyi, her an ve daima onun hayrına, ruhsal gelişimi için vermektedir”. Kabul ettin mi?.. Yani şu sıkıntılı olay da büyük bir hayıra dönüşebilir. Ama içinde bir o kadar da imtihanı taşıyor.

Şayet bu yolun gerçek yolcusu ve samimi arayıcısı isen, ucuz ego kahramanlıklarını bırak, asıl başarı ve kahramanlık şu şahlanmış egoyu aşabilmektir. Henüz tamam olmuş filân değilsin ve biliyorum ki içsel derinliklerinde, tüm o şakacı ve neşeli görünüşüne rağmen, mutsuzsun!.. Yani, hâlâ, varlığının sebepsiz sevincini yaşayamadığın için, kitap yazmış olmanın sevincine ihtiyaç duymaktasın. Varlığının sebepsiz ve sürekli mutluluğunu yaşıyor olsan, o kitabı yazmaya tenezzül bile etmezdin.

Zaten şu kitaptaki temel bilgiler, yani zihinsel bilgi birikimi, insanı hiçbir zaman mutlu edemez ki; bu, bilgeliğin baş kuralıdır. Ama henüz “o adınla yayınladığın kitapta” bulunmayan ve “ileri bilgelik öğretisi”nde yer alan, ve “fark edildiğinde” sana varlığının sebepsiz sevincini yaşatacak olan aşamalar var ki; insanın önce egosunun çoook hafiflemesiyle, Varoluştan, sezgisel kanaldan, varlığına akarak onu mest edecek olandır o.

Bırak egonu, gel yanıma ve “biliyorum” basamağını aş da, bir ileri “bilmeme” basamağına geçelim Ali. Bilgeliğin en ileri basamaklarında “Bilinçli Cahillik” denilen ve tüm zihinsel malzemenin kusulduğu “bilmeme haline geçiş” yer alır. Ama Varoluştan akan ve ego-zihin engeli olmadığından dolayı içine dolan, o mest edici’nin yaşanışı ile mistik deneyim başlar. Bilgi, daima geçmişe aittir. Sezgi ise, ‘şu anda gerekli olan’ın farkındalığına, Varoluşsal’a geçebilmiş, kendini O’na açabilmiş olmaktır.

Gel !.. ve gelebilirsen, o egoyu aşabildiğini kendine de gösterebilirsen, o hiç kimseyi mutlu etmeyen bilginin ötesine geçebilirsin Alicim. Bak gene geldim “Alicim” noktasına. Hocalar hem egoları döver, hem de iç varlığın’dan ümit kesmez ve senin “varlığını, aslını” sever.

Varoluş şu yaşananları boşuna yaşatmıyor. Ve sana sunduğu bu muhteşem fırsatı kaçırma da bu handikapı aşabilecek dönüşümü hediye et kendine!.. Bırak etrafındaki insanlar ne derlerse desinler ve sen “ne derler?” diye düşünme, kurban et onları varlığının hakikatine, çünkü o “diğerleri”, senin egonun enstrumanlarıdır zaten. Gel ve herkese bir “egoyu aşma” dersi ver, şaşırt onları. Asıl öğretmenliği bu yolla yaparsın onlara.

Gel Ali!.. Gel de asıl kitabı beraber yazalım, “mutluluğun kitabını”;  ama yazıyla değil, yaşayarak, sergileyerek ve bu yolla yaşatarak herkese. Aş da gel Alicim ve beraberlik içinde olalım da işte o zaman içeriz karşılıklı çayımızı tüm bu olanlardan sonra herkese de ibret olacak şekilde.

Gel de, on yıl sonra çalışmaların varmış olduğu dönüştürücülüğünü yaşayalım beraberce. Satsang çalışmasına gel ve o dönüştürücü enerjileri, sebepsiz ve kalıcı mutluluğa sıçrayışı yaşa. Aş o egoyu ve yaşamın bu muhteşem fırsatını kaçırma.

Benim bu çok içten ve çok kolay hissedebileceğin sevgiyle seni çağırışımı “bir süre yalnız kal ve içinde hisset” Alicim. İnşaallah bu olay hayırlara vesile olsun.

Senin egodan arınabilmiş varlığını daima sevecek olan, hocan; Işık Yazan.


Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Copyrights 2018 , Web Tasarım: Medya Ekibi