fbpx
En Önemli İhtiyacımız

Bilgelik, Çoğalan Sevgi Yolu, Huzur ve Mutluluğun Yolu…

İnsan genelde mutsuzdur !.. Herkesin içinde bir sıkıntı, bir acı, herkesin yüreğinde bir keder vardır. İnsan bazen kısa süreli keyifli zamanlar yaşasa da ; endişe ve tedirginlik herkesin temelde içsel bir fon müziğidir.

insanın en önemli ihtiyacı; kendinde yer etmiş olan bu sürekli endişe duygusundan kurtulup, içsel bir dönüşümle; sürekli bir dinginliğe ve kaybolmayan bir “ooohh çekiş” halindeki içsel huzura, yaşam sevinci ile dolu olarak yaşamaya dönüşmektir.

YAŞAM ÇİLESİNİ, YAŞAM SEVİNCİNE DÖNÜŞTÜREBİLMEKTİR !

Ve insan  DÖNÜŞEBİLİR !… çünkü taşıdığı endişe ve sıkıntı, varoluşunda bulunmayan bir aldanış, bir illüzyondur. İnsanın içinde bulunduğu durumlar; sorunlar halinde yorumlanır ki, endişe ve mutsuzluk, yaşanan durumlarda değil, yorumlarda bulunan psikolojik bir eksikliktir. GERÇEK olmadığı için de, dönüşümün mümkün olabileceği bu sıkıntılar, yanlış yorumlayış ve eğitimsizlikten dolayı yaşamımızı cehenneme çevirmektedir. Fakat insan, böyle bir eğitimin mevcut olduğunun bile farkında değildir.

Bu sebepten dolayı acılarımız aslında çok değerlidirler. Bizi ruhsal arayışa zorladığı için değerlidirler ama onları taşımak mecburiyetinde de değiliz ! Ancak insanın yönelişi, kendi sorunlarının kaynakları olduğunu düşündüğü yüzlerce dünyasal şartın düzeltilmesinden yanadır. Oysa çözüm,sadece kendisindeki bir farkındalık dönüşümündedir. Bu ihtiyacı çok güzel ifade eden bir Hint örneği vardır;

“Adam, alaca karanlıkta, oğluyla beraber evine girer ve birdenbire duvar kenarında çöreklenmiş halde duran bir yılanı fark eder. Hindistan’da bir kobra yılanıyla bu kadar yakın karşılaşmak âdeta ölüm demektir. Birden, korkuyla bedeni ter içinde kalarak ve nasıl kurtulacaklarının endişesi içersinde; kapı kenarındaki küreği kapıp yılanı öldürmeğe çalışmak mı, ya da yılanın saldırısından kaçıp kurtulmanın mı daha doğru olduğunun kararsızlığı içindeyken; durumdan haberi olmayan oğlu elektirik düğmesini açar ve o anda yılan zannedilen şeyin kalın bir ip kangalı olduğu görülür.”        

Bu örnekte kurtuluş; düşünülen çarelerin hiç birinden gelmemiş sadece    bir yanılışın, yanlış algının farkına varılarak mümkün olmuştur. İşte insan,     Varoluşsal bir gerçekliği olmayan, sadece kendi zanlarının, illüzyonlarının korku    ve sıkıntıları içindedir. Ve bunlar, sadece farkına varılarak kurtulabileceği kişisel cehennemidir.         

İnsanın sıkıntılarının, endişelerinin yaklaşık % 90 ’ ı tamamen onun zihninin bir illetidir. Bir fark edemeyiş hastalığıdır ve herkeste bulunuşu, bu hastalığın önemsiz olduğunu göstermez! Bedensel rahatsızlıklarını tedavi ettirmek için her türlü çareyi arayan insan, mutsuzluğunun da tedavisi mümkün bir hastalık olduğunu bilmeden onu ömür boyu içinde bir ağrı, bir sancı gibi taşır durur.        

Aslında insanın en eski kurumlarından biri olan DİN ve DİN ÖĞRETİSİ temelde bu tedavi için vardı. Ama maalesef din bize yanlış anlatıldı !… Âdeta bu dünyadaki halimizi tedavi için değil de, ölümden sonrayı tedavi için bir çare olarak sunuldu insana. Çok şükür ki dinin gerçeğini yaşamış ve yaşatmaya çalışmış olan bilgeler, dinin bir ölüm öğretisi değil, bir yaşam ve sevinç öğretisi olduğunu anlatabilmişlerdir insana. Asık suratlı bir ciddiyet içinde “kendine eziyet ve mahrumiyet” hali yaşamaktan; neşe, coşku, espri ve kahkaha içindeki mutluluk olduğunu sergilemişlerdir yaşamlarıyla.        

Din insana “doğru yolu”, yani mutluluk yolunu öğretecek bir yaşam bilgisi olmaktan, kasıtlı olarak; günah, cezalandırılma, tövbe ve ahiret bilgisi’ne dönüştürülmüştür. İnsanları kontrol altında tutabilmek için, dindar yaşam yolunu aslâ kendisinin bilemiyeceği ve ona sadece bir din adamının, bir din otoritesinin bu yolu öğretebileceğinin empoze edilmesi ile bir çıkar, bir menfaat kadrosu oluşturmak ve insanla İlahî Sistem arasına girebilmektir maksat !.       

“ Bir ömür süresi harcansa bile içinden çıkılamayacak, altından kalkılamayacak, Lâtincede, Arapçada, ya da İbranicede uzmanlaşmayı gerektirecek ve ancak binlerce ciltlik kitaplardaki bilgi donanımıyla edinilmesi mümkün olabilen bir doktrin !..”  haline getirilerek alelâde insanın yaşam öğretisi olmaktan çıkartılmıştır din. Bu ölçüde zor ve anlaşılamaz hâle getirilerek her şeyin kendilerinden sorularak bilinmesini isteyen sözde din otoriteleri, ne yazık ki dindeki asıl özü, asıl gerçeği değil, insanları korkuyla baskı altında tutabilecekleri bir doktrini “din” diye öğretir hâle gelmişlerdir.          

Onlara göre insan devamlı yanlıştadır ! Her davranışımız kusurludur, eksiktir; her adımda günah bizi beklemektedir ! Tanrıdan korkmak, tövbe etmek ve bağışlanmayı istemek esastır. Hattâ hristiyan dininde Hz. İsa’nın, Âdem ve Havvâ’ nın günahıyla taa en baştan başlamış olan “insanlık günahı” nın kefaretini şahsında ödemek üzere çarmıha gerilmek için geldiği bildirilir.          

Zaten yaşam mücadelesi içinde sıkıntılı, endişeli ve mutsuz haldeki insana devamlı bir günaha girme,hesap verme, cehennemde yanma motifleriyle sunulan bu öğretinin bir yaşam sevinci verebilmesi imkânsızdır. Yine insanlık ortaçağda hristiyan din adamları tarafından engizisyon mahkemelerinde yargılanmış ve işkencelere maruz bırakılmıştır. Böylece dine en büyük zararı, dinin ne olduğunun özüne varamamış din adamları vermişlerdir.          

Oysa öyle yüceler de geldi ki her dinin içinden; insanlık onların huzur saçan enerjilerini, yargılamayan hoşgörülü tutumlarını, sevgi dolu yaklaşımlarını yüzlerce yıl sonra bile unutamamıştır. Din adına; korkuyu, kasveti ve hüzünü değil; sevinci,coşkuyu, huzuru işleyen bu veliler Tanrıyı KORKU VARLIĞI değil, SEVGİLİ olarak, AŞK VARLIĞI olarak tanıttılar… İşte bu ululardır ki, konu ettiğimiz “Dönüştürücü Farkındalığı” insana öğretmişler ve örnek olmuşlardır.            

Kur’an’da “Her nefis ( yani her insan ) ölümü tadacaktır” der [ 3/18, 21/35, 29/57 ].. Bunun garantisi verilmiştir. Ölümü tadacaktır da; ne yazık ki yaşamı tadamamıştır insan !… Bunun garantisi verilememiştir Kur’an-ı Kerimde! Oysa aslolan yaşamı tadabilmektir… İlahî maksat, İlahî hedef; insanın yaradılışında bulunan Varoluş Sevinci’ni tadabilmesi, onu yaşar hale gelmesidir.Tüm aydınlanmış bilgeler, Tanrı Erenleri, Velîullah;  yaşam sevincini keşfetmiş ve onu coşku ile yaşamışlardır. Oysa empoze edilen din; yaşamı, yaşam sevincini değil, ölümü ve hesap vermeyi anlatır hâle getirilmiştir. Bir ölüm motivasyonunda yaşamak DİN olmuştur âdeta ! İşte bu yüzden; din bize yanlış öğretildi.  

Neredeyse yaptığın her şey yanlıştır! Dünya yanlıştır, beden yanlıştır, aşk yanlıştır, ilişki yanlıştır, içtiğin yanlış, yediğin yanlış, herhangi bir şeyden zevk almak yanlıştır, bir kadının giyimi bile yanlıştır ! İnsan her şey hakkında  öyle suçlu, öyle kınanacak hale getirilmiştir ki; aslında olmayan “ölüm”ün sonrası için korku duyar insan…  Aslında bizim algıladığımız, zannettiğimiz tarzda bir ölüm yoktur! Ve ölüm, hiç de o zannettiğimiz şey değildir. Yaşam ebedîdir. Safha safha şekil değiştirerek ebediyyen devam eder… Ama din adamlarına göre, insan korku içinde yaşatılmalıdır!… ölüm, ceza, cehennem, azap !            

Katiyyen korkma ! Çünkü bu; din adamlarının stratejisidir, onların ticari sırrıdır. Seni korkutur ve sonra sana “korkma ben buradayım ve sana yardım etmek için bulunuyorum” der. Papaz; “olmayan günahı” çıkartmaya çalışır, olmayan cehennemden nasıl kurtulacağını, şeytana nasıl karşı koyacağını öğretmeye çalışır. Ve bu arada papaz, “sadece hristiyanların cennete gideceğini” savunurken, haham musevilerin, imam sadece müslümanların cennetlik olduğunu savunur !… Din adamı, “Tanrının bağışlayıcılığını” anlatırken temel konu; ortada suç ve günahın bulunuşu ve bize suçlu olduğumuzun empozesidir. En başta,Tanrı suçlayıcı değildir ki ; bağışlayıcılığına sevinelim !.             

İnsanın içinde sürekli bir eksikliğin, suçluluğun duygusunun taşınıyor olmasının müsebbibi, insanlığa din yoluyla huzuru öğretmesi gerekirken, gerçek dini anlayamamış ve zaten kendisi de mutsuz olan sözde din insanlarıdır. Onlar hep “Allah Korkusu”nu vurgularken,  Kur’an’da [ Rad 13/28 ] “Allahı anmakla kalpler huzur bulur” der. Ona ne şüphe; TANRI SEVGİDİR! Tanrı insanı sevgi’sinden yaratmıştır, Tanrıyı anmakla kalpler huzur bulur; bulmalıdır da ! Tanrı Korkusu değil, Tanrı Sevgisi, Yaşam Sevinci olmalıdır gönüllerimizi dolduran duygu !..          

İnsan kendinde bir baskı unsuru olarak kasıtlı oluşturulan bu içsel suçluluktan, eksiklikten tamlığını, eksiksizliğini, günahsızlığını fark ettiğinde, ancak o zaman içinde Tanrısal Varoluşunu, Varoluş Sevinci’ni hissetmeye başlar… Daha önce değil !…          

Korkacak hiçbir şey yoktur ! Çünkü Tanrı senin içindedir, “şah damarından yakın” [50/16] olmasının anlamı budur. Hayatı korkusuzca yaşa ! Her ânını dolu dolu, doya doya yaşa. Kalplerinizde Varoluş Sevincinin tomurcuklanması ve orada Varoluşun şarkısını, coşkusunu yaşayabilmeniz için; bu ilahî sistemin sizi asla suçlamadığını, siz ne kadar sevgi ve sevinç içindeyseniz,Tanrıyı, Varoluşu o kadar doğru anladığınızı, hakikati fark ettiğinizi bilmeye başlamanız gerekir.         

Bu yepyeni çağda eski olanı dönüştürmeniz, kendi içinizi yeniden inşa etmeniz ve oranın kirletilmesine asla izin vermemeniz gerekir!… Bunu fark ettiğiniz an, en yüksek sezgi ânınızdır. Kendi kalbinizin “yegâne kutsal kitabınız” olduğunu fark ettiğiniz günün; üzüntüden DÖNÜŞÜP coşkuya yol almaya başlayacağınız gün olduğunu unutmayın. O zaman aslâ hata yapmayacaksınız !.          

Sevmenin, sevginin ve sevincin YEGÂNE  DİN olduğunu fark ettiğiniz gün ; en kutsal ve en yüce dini yaşamaya başlayacaksınız !..

Sevgilerimle ..                                                                                                                                                

Işık Yazan

“KALBİN  UYANIŞI”  PANELİ    9/Haziran/2012

 Konuşma Metni  ( Işık Yazan )


Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Copyrights 2018 , Web Tasarım: Medya Ekibi